.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}
Tarih Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2024 Pazartesi

Dürzilere bu adı veren bir Türk'müş.

 Londra'da karşı binada oturan çift ile ara sıra sohbet ediyordum.

Lübnan'lıydılar.

Baba Dürzi olduklarını söylediler.

İyi insanlardı.

Hiçbir kötülklerini görmedim.

Dürzileri çocukluğumdan beri radyo ve televizyon haberlerinden duyardım ama haklarında fazla bir şey bilmezdim.

Canpolat ailesi hakkında haberler duyardım hep, bu isimden dolayı Türk olduklarını sanırdım küçükken.

Ama komşularım Arapça konuşuyorlardı.

Dürzi olmalarına rağmen Dürzilik hakkında pek fazla bir şey bilmiyorlardı.

Ya da bana anlatmıyorlardı.

Ne zaman Dürzilikle ilgili bir soru sorsam, kendilerinin uzun süredir Londra'da yaşadıklarını, Dürzilikle ilgili fazla bilgileri olmadığını söylerlerdi.

Türkiye'ye döndükten sonra bir ara kim bu Dürziler diye araştırdım.

Mısır kökenli bir inançmış.

909-1171 yılları arasında yaşayan Şii mezhebinden kişilerin yönettiği Fatimiler dönemine dayanıyormuş ortaya çıkışları.

10. yüzyılda 6'ncı Fatimi halifesi Ebu Ali el-Mansur el Hakim bi-Emr'Allah bin el Aziz billah'ın Allah'ın bu dünyada vücut bulmuş hali olduğu iddiası ile ortaya çıkmasıyla bu inancın temelleri atılır. İlk başlarda iddia daha makul bir şekilde ortaya atılmış, daha sonra açıkça ifade edilmiştir. Hakim'in veziri olan Hamza İbn Ali ibn Ahmet El-Hakim'in Allah adına yöneticilik yaptığı söylenerek inancın temelleri atılmıştır.

Bu inancı yaymaya çalışmaları halkın tepkisini çekmiş ama onlar yollarına devam etmişlerdir. Hakim, Hamza'yı Şii inancında olduğu gibi kendisinden sonraki en önemli kişi olarak imam tayin etmiştir. Bu ikili inancı yaymaları için birçok yere dailer göndermişlerdir.

Ancak Dürzi adı bu ikisinden neşet etmemiştir. İsim, Türk olduğu iddia edilen bir başka kişiden alınmıştır. Bu kişi, o sırada İran tarafından Mısır'a gelmiş, önce dai olmuş ve sonra da imam tayin edilmek için çalışan Muhammed bin İsmail Neştekin/Anuştekin ed-Derezi'dir. Derezi, halkın tepkisini çekerek 1020 yılında öldürülmüştür. 

Bunun üzerine yeni dini yayma işine ara verilmiş fakat Hamza bir süre sonra tekrar faaliyete geçmiştir. El Hakim 1021 yılında bir dağda kaybolunca (muhtemelen öldürülmüş veya kazaen ölmüştür) Hamza inzivaya çekilmiştir.

Hakim'den sonra gelen halife bu inançtan olanlara baskı uygulayınca da inanç sahipleri inançlarını gizleyerek varlıklarını sürdürmeye başlamışlardır. Bu günkü Dürzilerin Mısır'daki Dürzilerin baskılardan kaçarak Lübnan bölgesine kaçmaları sonucu ortaya çıktığı veya dailerin çabasıyla Lübnan bölgesindeki İsmaililerin bu inancı kabul etmesiyle oluşan topluluğun devamı olduğu iddia edilmektedir.

Bu tartışmalara girmeyeceğim. Çünkü asıl maksadım Dürzileri anlatmak değil. Asıl amacım, Dürzi isminin bir Türkten geldiğini göstermek.

Bunu okuyanların çoğu "Bu da nereden çıktı. Mısır nire, Türk coğrafyası nire?" diye itiraz edeceklerdir. Bu durum, bize okullarda tarih okutulurken genellikle Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Osmanlılar üzerinden tarih anlatılmasıdır. Halbuki Selçuklulardan çok daha önce Mısır'da bir Türk devleti kurulmuştur. Bu devlet, Mısır ve Türkiye sınırlarına kadar olan Levant (Ürdün, İsrail, Filistin, Lübnan ve Suriye toprakları) topraklarını yönetmiştir.

Bu devletin adı Tolunoğulları Devleti'dir. Devleti kuran köle asker olarak bölgeye getirilen Türklerdir. Yani daha çok bilinen isimleri ile Memlüklerdir. 868 yılında kurulan devlet, 905 yılında yine Abbasi halifesine bağlı bir Türk ordusuna komuta eden ve kendisi de bir Türk olan Muhammed bin Süleyman tarafından yıkılmıştır.

Fakat bir süre devam eden Abbasi hakimiyetinin ardından yine bir Türk devleti kurulmuş ve aynı bölgeye hakim olmuştur.

Bu devletin adı İhşidiler veya Akşitler olarak kayıtlarda geçmektedir. Bu devleti kuranlar da köle asker olarak bölgeye getirilen Türklerdir. Yani daha çok bilinen isimleri ile Memlüklerdir. 935 yılında kurulan devlet 969 yılında Fatimiler tarafından yıkılmıştır.

Biz hep 1071'de Anadolu'nun kapıları Türklere açıldı hikayelerini okuduğumuzdan Mısır ve Ortadoğu'da bu tarihten çok önce, hatta Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kuruluşundan bile daha önce Türk devletleri kurulduğunu pek bilmeyiz. Ama Anadolu'nun Türklerin eline geçmesi Ortadoğu ve Mısır'ın Türklerin eline geçmesinden çok daha sonradır.

Bir yerde bir ulusun devlet kurabilmesi belli bir çoğunluğa ulaşmasını gerektirir. Bu yeterli çoğunluk Mısır ve Suriye'de daha 868 yılında oluşmuştur. Bundan sonra da devam etmiştir. Mısır ve Levant, Fatimilerden sonra da kesintisiz olarak Zengi Türk Devleti, Eyyübiler, Memlükler (gerçek adı Türkiye Devletidir), Osmanlılar sayesinde 1918'e kadar devam etmiştir. Yani Mısır ve Levant'ın Türklüğü Anadolu'nun Türklüğünden çok daha eskidir.

Türk nüfus devletler kuracak kadar çok ve etkinse dini ve sosyal hareketlere yön verecek kadar etkin olması da normaldir. Bu yüzden Dürzilere adını veren kişinin Türk olmasına da şaşmamak gerekir. Bazıları onun İran'dan gelmiş olması sebebiyle Fars kökenli olabileceğini iddia etmektedir. Ama bence Türk olma ihtimali daha yüksektir. Nitekim adı da Türk olduğunu göstermektedir.



21 Kasım 2024 Perşembe

Ben de Osmanlıya padişah olsam, ilk iş olarak bütün kardeşlerimi öldürtürdüm.

Osmanlı'da kardeş katli ve bunun Fatih Sultan Mehmet tarafından yasal hale getirilmesi zaman zaman değişik mecralarda tartışılmaktadır.

Bu durum, bazılarınca eleştirilmekte ve hatta lanetlenmektedir.

Bazıları ise bunu desteklemese bile değişik gerekçeler öne sürerek bir zorunluluk olduğunu savunmaktadır.

Ne yalan söyleyeyim, ben de yakın zamana kadar kardeş katli ve Fatih'in bunu yasal hale getiren kanunnamesini eleştirmekte ve insani bulmamaktaydım.

Ancak, kardeşlerimle miras bölüşümü sürecinde yaşadıklarımdan sonra bu fikrim değişti.

Bu süreçte miras bölüşümü ile ilgili neredeyse her ailede benzer sorunlar yaşandığını da öğrenmiş oldum.

Fikirlerimi değiştiren de üç kuruş mal için kardeşler arasında çok sert tartışmalar ve kavgalar yaşandığını görmem oldu.

Bazıları medyaya da yansıyan miras kavgaları yüzünden birbirini vuran kardeşler, yeğenler, kuzenler ile ilgili haberler durumun vehametini daha iyi anlamama sebep oldu.

Miras bölüşme yüzünden aileler bölünmekte, insanlar ölmekte ve çoğu zaman miras da heba olmaktadır.

Kardeş kavgalarını fırsat bilen bazı uyanıklar, mirası ucuz fiyata kapatabilmekte ve kardeş kavgaları hiç kimseye fayda sağlamamaktadır.

Aynı durumu Osmanlı şehzadeleri açısından ele alalım.

Paylaşılacak toprak öyle üç beş dönüm değil, milyonlarca kilometre kare.

Hazine, ağzına kadar altın ve gümüş dolu.

Saltanat en üst seviyede.

Sadece bir ailenin değil, bir imparatorluğun başına geçmek söz konusu.

Dünya çapında etki yaratan biri olacaksınız.

Eğer kardeş katli olmasa yaşanacak kavganın boyutunu düşünün.

Bu kavgada ölecek yüzbinlerce insanı düşünün.

Devletin parçalanması ve dış düşmanların saldırısı sonucunda yıkılması ihtimalini düşünün.

Osmanlı'da kardeş katli çok da mantıksız bir şey değil.

Mevcut seçenekler arasında kötünün iyisi.

Bu sebeple artık, Osmanlı'da kardeş katli uygulamasını ve Fatih'in bunu yasallaştırmasını eleştirmeyi bıraktım.

Bence doğru bir uygulama.

Uygulamanın tek kötü yanı; sadece kardeşlerin değil, onların erkek çocuklarının da öldürülmesi gibi görünüyor.

Ama günümüzdeki miras kavgalarına kardeş çocuklarının da katıldığını ve hatta bunların kardeşlerden daha çok ortalığı karıştırdığını gördüğümden, bunu da o kadar yadırgamıyorum.

Atalarımız, hiçbir şeyi boş yere yapmamış.

Ben de Osmanlıya padişah olsam, ilk iş bütün kardeşlerimi öldürtürdüm.

12 Kasım 2024 Salı

Osmanlı hanedanının yurt dışına sürülmesi bir hata mıydı?

 Bu gün, o hanedan mensuplarının bazılarının Türkiye'ye gelip bu ülkenin kurucusu hakkında hakaret içerir şekilde konuşmasını görünce, hata olduğunu düşünüyorum.

1. Dünya Savaşı'nda yenilen bütün devletlerin rejimi değişti.

Alman imparatoru ve ailesi Holanda'ya kaçtı.

Avusturya-Macaristan İmparatoru da öyle.

Bulgar kralı da.

Bizim Vahdettin'in yurt dışına kaçması da olağan bir şey.

Neden onun kaçmasına bazı denyolar üzülüyor anlamış değilim.

Acaba onun bokunda boncuk mu vardı?

Dönemin en şanssız hanedanı ise Rus çar ailesi olmuştur.

Onlar yurt dışına kaçamamış, yurt dışına sürülmemiş, kurşuna dizilmişlerdir.

Bu olay şimdi korkunç görünüyor olabilir ama imparatorluk ve krallıklarda bu tür katliamlar vakayı adiyedendir.

Krallar ve imparatorlar, her yerde iktidar için yakın akrabalarını ve kardeşlerini öldürtmüşlerdir.

Bu konuda en ileri giden belki de Osmanlı hanedanı olmuştur.

İlk siyasi cinayet, daha devletin kuruluş yıllarında Osman Bey tarafından gerçekleştirilmiştir.

Kardeş katli Fatih zamanında kanun çıkarılarak yasallaştırılmıştır.

Gerekçe, devletin ve milletin bekası için bunun zorunlu olduğu şeklinde açıklanmıştır.

Bu kanundan sonra iktidarı ele geçiren her şehzade, ilk iş olarak katliam yapmıştır.

Erkek kardeşlerini, onların çocuklarını ve hatta yeni doğmuş kundaktaki bebekleri bile boğdurmuştur.

Şimdi hanedanın en pespayeleri, mal mülk derdine düşmüş, sağda solda Atatürk niye onları yurt dışına sürdü diye hakarete varan ifadeler kullanıyor.

Bence Atatürk hanedanı sürmekle hata yapmış.

İktidara gelen şehzade, yani yeni padişah, devletin ve milletin bütünlüğü için Osmanlı hanedanının diğer erkek üyelerine ne yaptıysa aynısını uygulasaydı, bu gün bu kepaze tipleri görmeyecektik.


Alfabe değişikliği yüzünden, dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz.

"Alfabe değişikliği yüzünden, dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz." sözünü duymayan yoktur.

Bu söz, Arap alfabesi yerine Latin Alfabesi kökenli yeni Türk alfabesinin kabul edilmesine karşı olanlar tarafından söyleniyor.

Bu konu çok tartışıldığından, konu hakkında herhangi bir şey söylemeyeceğim.

Aslında söylenen söz doğru.

Ama Arap alfabesini bıraktığımız için değil kullandığımız için doğru.

Keşke hiç kullanmasaydık.

Değiştirmek zorunda da kalmazdık.

Biz tarih boyunca bir sürü alfabe değiştirmişiz.

Göktürk alfabesi diye bilinen kendi alfabemizi bırakıp Arap, Kiril, Latin alfabelerini almışız.

Bu hatayı ilk yapan atalarımız bizi bu yola sürüklemiş.

Gül gibi kendi alfabemiz varken, Müslümanlığı dil ve alfabe ile bir zannedip Arap alfabesini alan atalarımız, tarihimizden kopmamıza sebep olmuş.

Yani Alfabe konusundaki ilk hata burada yapılmış.

Kiril alfabesi Rusların dayatması ama Latin alfabesi bu hatanın doğrudan veya dolaylı bir sonucu.

Bunun sonucunda atalarımızın mezar taşlarını okuyamaz hale gelmişiz.

Yalnız, yanlış anlamayın.

Okuyamadıklarımız Müslüman olduktan sonraki atalarımızın mezar taşlarını değil.

O dönemde yazılan mezar taşlarını, bu gün okuyabilen binlerce insan var.

Hatta Latin alfabesine geçmeden önce, Arap alfabesini kullandığımız dönemde mezar taşlarını okuyabilen insan sayısından çok daha fazla insan var bu gün.

Okuyamadığımız mezar taşları, kendi alfabemizle yazılan mezar taşları.

Örneğin 2. Göktürk İmparatorluğu'nun baş veziri Bilge Tonyukuk, ölmeden önce kendisi için bir anıt mezar ve mezar taşı yaptırmış.

O öldükten sonra bu taş anıt mezarına dikilmiş.

Onun damadı ve 2. Göktürk İmparatorluğu'nun en büyük hakanlarından olan Bilge Kağan, kayın pederinin örneğini takip ederek kardeşi Kültigin ölünce ona bir anıt mezar yaptırmış ve bu anıt mezara bir taş diktirerek kardeşinin hayat hikayesini yazdırmış.

Bilge Kağan öldüğünde de oğlu onun için benzer bir anıt mezar yaptırıp mezar taşı diktirmiş.

Bu taşlardan 1300'lü yıllarda Moğollara ait eserlerde bahsedilmiş ama taşlar dünya çapında ilk defa 1721 yılında fark edilmiş.

Bu taşların üzerinde yazılan alfabe bilinmediğinden okunması 1800'lerin sonunda gerçekleşmiş.

Ama atalarımızın mezar taşlarını okuyan Türkler değildir.

Maalesef değildir.

Bu konu hakkında Rus, Fin ve Danimarkalı bilim adamları çalışmıştır.

Yazıları ilk defa çözen ve okuyan, Danimarkalı dil bilimci Vilhelm Thomsen olmuştur.

Biz kendi alfabemizi bırakıp Arap alfabesini alınca kendi dedelerimizin mezar taşlarını okuyamamış, bu taşlarda ne yazdığını bir yabancıdan öğrenmişiz.

Türklerin yaptığı en büyük hata, kendi alfabelerini bırakıp Arap alfabesini kullanmaya başlamaları olmuştur.

Üstelik Arap alfabesi, Türkçe'ye hiç de uygun olmayan bir alfabedir.

Bu sebeple, değiştirilmesi ve yerine Latin alfabesinin kullanılması konusu daha Osmanlı döneminde tartışılmaya başlanmıştır.

Muhtemelen "neden Latin alfabesi yerine Göktürk alfabesi almayı akıl etmemişler" diye düşünüyorsunuzdur.

Çünkü bu alfabe kullanılmadığından unutulmuş ve terk ettiğimiz haliyle taşlarda kalmıştır.

Eğer Arap alfabesini almamış olsaydık, o alfabe tarihi süreç içinde daha da gelişecek ve tüm Türk topluluklarının ortak alfabesi olacaktı.

Herkes de bu yazıyı, dolayısıyla, atalarımızın mezar taşlarını okuyabilecekti.

Arap alfabesini almak, Türk dili ve kültürü açısından çok büyük bir hata olmuştur.

29 Ekim 2024 Salı

Lozan bir zafer mi yoksa bir hezimet mi?

 Bu soru, benim duyduğum en salakça sorulardan biri?

Neye göre hezimet, neye göre zafer?

Lozan'ın alternatifi nedir?

Sevr Antlaşması değil mi?

Sevr haritası ve koşullarını alıp masaya koyun, yanına da Lozan sınırlarını ve koşullarını koyun, hangisi iyi bakın.

Sorunun saçmalığını hemen anlarsınız.

Bu soru 50'lerde dillendirilmeye başlandı ama 70'lerden sonra sıkça soruluyor.

Cumhuriyet ve hatta devlet düşmanları onun kurucularına doğrudan saldıramadıklarından bu soruyu ortaya atarak dolaylı bir strateji uyguluyorlar.

Soruyu soruş şekilleri bile hezimet olduğunu ima eder şekilde.

Kendileri Vahdettin'i parlatmaya, o olmazsa yerine 2. Abdülhamit'i parlatmaya çalışıyorlar.

Halbuki Abdülhamit çok önceleri ölmüştü.

Ama bir İngiliz gemisine binerek yaptıklarının hesabını vermekten korktuğundan rezil bir şekilde yurt dışına kaçan birini parlatmak o kadar kolay değil.

Bu yüzden geride daha başarılı birini öne sürüyorlar.

Ama Vahdettin ve hükümetinin imzaladığı anlaşmayı, yani Sevr'i hiç gündeme getirmiyorlar.

Sanki Osmanlı Kanuni devrindeki gücünde ve sınırlarındaydı da Atatürk ve arkadaşları gelip onu yıktı gibi anlatıyorlar.

Bu da bir ucube düşünce sistemini ortaya çıkarmaktadır.

Hepsinin temelinde ölüyü gömmek yerine diriltme hayali kurmak yatmaktadır.

Frankeştayn filmini seyretmeyen yoktur.

Ölüleri diriltemezsiniz.

Ola ki diriltmeyi başarırsanız da bir ucube yaratmış olursunuz.


23 Mayıs 2024 Perşembe

Türklerin müşrik olduğunu söyleyen Arap şeyhi.

 Osmanlı İmparatorluğu 1856 Islahat Fermanı ile vatandaşlarının eşit olduğunu ilan etti.

Ayni zamanda kölelik kaldırıldı.

Mekke Reisul Uleması Şeyh Cemal, yapılan reformlar ve köleliğin kaldırılması ile ilgili bir fetva yayınladı.

Fetva şöyleydi:

"Üseranın (esirlerin) men'i (yasaklanması) maddesi şer'i şerife (kutsal şeriata) aykırıdır ve bundan başka ezan-i terkle yerinden top atılmak ve taife-i nisvan (kadın tayfası, kadınlar) açık gezmek ve nikâhının feshi nisvan yedinde olmak (kadınlara boşanma hakkı tanımak) gibi şeriatı muharraraya mugayir teklifleri olmakla Türkler müşriklerdir. Demleri hederdir ve evlatlarını esir etmek helaldir."
Bu fetva üzerine Osmanlıya karşı gaza (kutsal savaş) ilan edilmiştir.
İsyan bir yıl kadar suren bir caba sonucu bastırılmıştır.
Şeyhülislam "Mekkeli şeyhin iddiaları iftiradır" diye bir fetva yayınlamıştır.
Osmanlı Hicaz'ın siyah köle yasağından muaf olduğunu ilan etmek zorunda kalmıştır.
Sonuç:
1. Dünya Savaşındaki Arap isyanı, Arapların Osmanlıya ilk isyanı değildir.
Daha önce de Osmanlıya birçok kez isyan etmişlerdir.
Hatta yukarıda da anlattığımız gibi kölelik kaldırıldı diye bile isyan etmişlerdir.
Bu isyanlarına gerekçe olarak, Türklerin müşrik olduğunu, bu sebeple kanlarını akıtmanın ve esir edilmelerinin dinen helal olduğunu ilan etmişlerdir.
Aynı iddiaları neredeyse her isyanda ileri sürmüşlerdir.
Arap isyanı yoktur diyenlere, biraz tarih okumalarını tavsiye ediyorum.
Evet Arap isyanı vardır.
Tek bir Arap isyanı yoktur, birçok Arap isyanı vardır.
Bu isyanların en sonuncusu da 1. Dünya Savaşı'nda İngilizlerle işbirliği içinde yaptıkları isyandır.

19 Mayıs 2024 Pazar

Araplar Osmanlı'ya İhanet Etti mi?

 Sosyal medyada ya geri zekalı veya çok uyanık ama art niyetli ve insanları geri zekalı yerine koymaya çalışan bazı tiplerin bir sürü paylaşımına denk geliyorum. Bu tür paylaşımlardaki iddialardan biri de "1. Dünya Savaşı'nda Arap isyanı yok." şeklinde. Bunun için de saçma sapan bahaneler öne sürüyorlar. Halbuki bir isyan var ve adı Arap isyanı. Bu isyana adını hem isyancılar hem de işbirliği içinde oldukları emperyalist İngiltere vermiş.

Arap isyanının liderlerinden olan Şerif Hüseyin ve isyanlara destek olan Arapların isyanı doğrulayan hatıraları yayınlanmış. Onlar da yedikleri naneyi haklı göstermek için bahaneler uydurmuşlar. Örneğin Osmanlı bizi yok sayıyordu diyorlar. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yok sayıldıkları iddiasını Emir Abdullah (Bu adam Ürdün'ün kurucusudur. Şerif Hüseyin'in üç oğlundan biridir. İstanbul'daki Mekteb-i Harbiye'den, yani Kara Harp Okulu'ndan mezun olmuştur.) "Biz Osmanlıya Neden İsyan Ettik?" isimli eserinde şöyle der: “Türklere ‘Hepimiz ehl-i İslamız’ diyecek olsak, ‘Öyle
ama biz yöneticiyiz siz tebaasınız’ diyorlardı. (…) Bir Arap âlim, doğru dürüst Arapça bilmeyen, herhangi bir fıkıh kitabını okumamış kişinin arkasında saf tutmaya mecbur kalırdı.” Yani adam diyor ki:" "Osmanlı'yı yöneten sınıf Türklerdi, onlar da ırkçıydı, iyi Müslüman da değildiler, din konusunda cahildiler ama namazda onların arkasında saf tutmak zorunda kalıyorduk."
Bu herif ve kardeşi İngilizlerle iş tuttular. Bu günkü Filistin'de bir İsrail devleti kurulmasını kabul ettiklerini, desteklediklerini Avrupalılara söylediler. Hatta bunun kardeşi Şerif Hüseyin Paris Konferansına gidip kendi sülalesinin yönettiği bir büyük Arap krallığı ve Filistin'de bir Yahudi devleti kurulmasını savundu. İnanmayan açıp adamların hatıralarını okuyun. Bunların akıl babası Lawrence (Lavrens)'in anılarını okuyun. Yalanla dolanla milleti uyutmaya çalışmasın. Bu günkü Suudi Arabistan, Irak'ın güneyi, Filistin, Lübnan, Ürdün, Suriye Arapları isyanı desteklediler ve isyana katıldılar. Kaydı var, belgesi var. Ama bunlar bütün Araplar değil diyecek olanın ağzına pabuçla vururum. Fas, Tunus, Cezayir filan elbette bize isyan etmedi. Çünkü bizim elimizde değildi buralar. Fransızların elindeydi. Mısır İngiliz, Libya da İtalyan işgali altındaydı.
Özetle tarihi kendi hastalıklı fikirlerinize alet etmek için eğip bükmeye gerek yok. Doğruyu yazmak en iyisi. Elbette yapılanlar incelenip eleştirilir. Ama olan bir şeyi de olmadı diye göstermeye çalışmak saçmalık. Güneş balçıkla sıvanmaz.
Tüm ifadele

15 Mayıs 2024 Çarşamba

Bu düzen yıkılacak.

Bir arkadaş, "Antik çağda insanlar ortalama 40 yaşına kadar yaşıyormuş.

Bu yaş, günümüzde insanların olgunluğa eriştiği yaş sayılıyor.

Bu kadar kısa yaşayan antik çağ insanları bu kadar bilgiyi nasıl üretip de bu kadar arkeolojik kalıntı bırakmış acaba?" diye sordu.

Bence bunun cevabı basit. 

Ne kadar uzun yasadığın kadar ömrünün ne kadarını üretime ayırdığının da önemi var.

Antik çağda insanlar 23 yaşına (doktora filan yaparlarsa en az 30 yaşına) kadar hiçbir şey üretmeden okula gitmiyordu. 

Bizim çağımızda köylerde kısmen hala olduğu gibi 5-6 yaşlarından itibaren yavaş yavaş üretime katılıyordu. 

Emeklilik olmadığından ölene kadar da üretmeye devam ediyordu. 

Halbuki günümüzde EYT'liler 40'li yaslarda normal emekliler en fazla 65 yaşında emekli oluyor ve üretimden kopuyor. 

Antik çağda 40 yaşında ölen biri 35 yıl üretime katılırken günümüzde bu sure en uzun (65 yaşına kadar) çalışan lisansüstü eğitim alan üniversite mezunlarında bile 30-35 yıl kadar. 

Yani günümüzdeki insan nüfusunun çoğu çalışmadan, üretmeden yasayan parazitler haline geldi. 

İnsan ömrü uzadıkça da çalışmayan nüfusun orani giderek artıyor. 

Bence insanoğlunun kurduğu sistem gelecekte kendi kendini yok edebilir.

İlk patlayan sosyal güvenlik sistemi olacak. 

Türkiye'de 19 milyon emekli varmış. 

Çalışan sayısı o kadar var mi bilmiyorum. 

Bir de sosyal devlet ayağına işsizlik parası filan hesaba katılırsa mevcut sistem sürdürülebilir bir yapıda değil.

Er veya geç, bu düzen yıkılacak.

29 Eylül 2023 Cuma

Ankara'nın tarihi dokusunu ve Atatürk'ün inşa ettirdiği başkenti korumak.

Bazı gazetelerde, sosyal medyada ve arkadaş sohbetlerinde, Ankara'nın tarihi bölümünün, yani kale ve çevresinde hala ayakta kalan klasik Ankara evlerinin restore edilerek Ankara'nın önemli bir kültürel merkezi haline getirileceğine dair haberlere rastlıyorum. 

Bunun gerçek olmasını canı gönülden istiyorum.

Çünkü geçmişinden kopuk bir şehir, yaşanılası bir şehir olamaz.

Bu yüzden, arada bir gittiğim eski Ankara'nın yıkılmaya yüz tutan ve harabeye dönen eski evlerini görünce hep üzülürüm.

Şimdi, Ankara Belediyesini yönetenler de aynı şeyleri hissediyor olacak ki böyle bir proje hazırlamışlar.

Geçmiş dönemlerde, açgözlülükleri yüzünden yeni arsalar üreterek yakınlarını emlak zengini yapmaktan başka hiçbir vizyonu olmayan eski yöneticilerin mahvettiği Ankara, sonunda tamamen elden çıkma tehlikesi ile karşı karşıya olan tarihi zenginliklerine tekrar kavuşacak.

Aslında bu tarihi bölgeye bakış açısı ve gösterilen ilgi, her zaman böyle değilmiş.

Tan aksine, Cumhuriyet kurulduğunda bu bölge, şehrin en önemli bölgesi olarak görülmüş.

Doğal olarak bu anlayış, şehir planlaması çalışmalarına da yansımış.

Şehir planlaması için getirilen yabancı mimarlar da bu tarihi bölgenin önemini kavrayarak planlarını ona göre yapmışlar.

Ama nüfus hızla arttığından daha sonraları yeni planlar yapılmak zorunda kalınmış.

Ankara'nın nüfusu 1920 yılında 20-25 bin olarak tahmin ediliyor.

Bu nüfus, Milli Mücadele sırasında hızla artarak şehrin başkent ilan edildiği 13 Ekim 1923'te 47.000'e yükselmiş.

Bunun üzerine, geleceğin başkenti Ankara için 1924-25 yıllarında Stuttgardlı Profesör Carl Christoph Lörcher'e bir şehir planı hazırlatılmış.

Şehir nüfusu 1928 yılında 107.000 kişiye ulaştığından, şehir planlaması üzerinde daha büyük bir hassasiyetle durulmaya başlanmış.

Görev, şehir planlamacısı Hermann Jansen'e verilmiş ve şehir nüfusunun yakın zamanda 250.00'e ulaşacağı; bu sebeple şehri, bu kadar nüfusun yaşayacağı bir başkent olarak planlaması istenmiş.

Jansen, Lörcher'in hazırladığı taslaklardan da yararlanarak işe başlamış.

Jansen, şehir planını hazırlarken yeni yerleşimleri ovaya yapmayı ve böylece eski Ankara'yı korumayı esas almış.

O günlerde aldığı notlarda düşüncelerini şöyle ifade etmiş:

"Eski Ankara'yı, ovada kurulacak yeni kentten ayırmayı başarabilirsek, koruyabiliriz. Basamak basamak yükselen bir tepenin yamaçlarına kurulmuş olan eski evler, bu eski yerleşimi değişik, güzel ve çekici yapıyor."

Hazırladığı plan Ankara belediyesi tarafından onaylanmış.

Atatürk döneminde, daha sonraki yıllarda da Ankara'nın tarih ve doğadan kopmadan modern bir başkent haline getirilmesine çok önem verilmiş.

Bu gün Ankara'daki meydanlar, anıt binalar ve eski semtler hep Atatürk döneminde yapılmış.

Örneğin Bahçelievler semti.

Bahçelievler, Türkiye'nin ilk bahçe şehir uygulaması olarak hayata geçirilmiş.

Semt, 1934-36 yılları arasında Berlinli mimar ve kent planlamacısı Herman Jansen tarafından tasarlanıp gerçekleşmiştir.

Maalesef Atatürk'ten sonra gelenler Ankara'ya yeterli özeni göstermemişler.

Yakın geçmişte de bu özensizlik devam etti.

Ne tarihi alanlar, ne sanat, ne kültür, ne de doğa pek umursanmadı.

Örneğin, Atatürk'ün ağaçlandırdığı alanlara ve çiftliklere binalar yapıldı.

Eski binalar yıkıldı ve yerlerine çirkin apartmanlar yapıldı.

Bunu kendi gözlerinizle de görmeniz mümkün.

Atakule'ye çıkıp şehre kabaca bir göz atın.

Nerede yeşillikler arasında yaşanası mekanlar görürseniz Atatürk zamanında yapılmıştır.

Nerede birbiri içine girmiş ve yeşillikten eser görülmeyen beton yığını şeklinde binalar görürseniz, Atatürk'ün ölümünden sonra yapılmıştır.

İşin ilginç yanı, Atatürk'ün ölümünden sonra şehir genişledikçe şehrin daha da betonlaştığının açıkça görülmesidir.

Bu gidişe dur demek lazım.

Eski Ankara'nın restorasyonu projesi, eğer gerçekleştirilirse, iyi bir başlangıç olacaktır.

Atatürk'ü Koruma Kanununu Kim Çıkarmıştır.

 Bazı Atatürk ve cumhuriyet düşmanları artık saldıracak konu kalmadığından olsa gerek sosyal medyadaki paylaşımlarında veya youtube videolarında Atatürk'ü Koruma Kanunu üzerinden Atatürk'e saldırmaktadırlar.

Dedikleri özet olarak şöyle: 

"Dünyanın hiçbir ülkesinde birini, hele de ölmüş birini korumak için kanun çıkarılmamıştır. Bu ne saçma kanundur..."

Bu zatların atladığı bir şey var.

Muhtemelen atladıklarından filan da değil, kasten görmezden geliyorlar.

Başka bir ülkede buna benzer bir kanun var mı yok mu bilemem.

Ama yoksa da fark etmez.

Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde devletin kurucusuna hakaret etmeyi maharet sayan bu kadar şerefsiz  bulmak da mümkün değil.

Üstelik bu şahıslar, kanunu sanki Atatürk veya İnönü filan çıkarmış gibi bir intiba da yaratıyorlar.

Halbuki bu yasa 1951 yılında, bazılarının gerçekle ilgisi olmayan vasıflar yükledikleri Adnan Menderes'in başbakanlığı zamanında çıkarıldı.

Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi ile inlerinden çıkan yılanlar ve çıyanlar, Demokrat Parti'nin kurucularından olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın Atatürk'ün sağlığında en yakınlarından olup başbakanlığa  getirdiği biri olduğunu çabuk unutmuş olmalılar.

Menderes'i CHP'ye alanın ve önemli görevlere getirenin de Atatürk olduğunu unutmuş olmalılar.

Bu sebeple, Atatürk anıt ve heykellerine saldırmakta sakınca görmediler.

Sağda solda Atatürk'e hakaret etmeye başladılar.

Bu çevreler, ne yapılırsa yapılsın yola gelmeyince hükümet, bunları cezalandırmak için yasal bir zemin oluşturmaya karar verdi.

Bunun için bir kanun hazırlandı.

Bu kanunun devletin kurucusuna düşmanlık yapan kendini bilmezler için caydırıcı olacağı düşünülüyordu.

Buraya kadar anlattıklarım, çoğu insanın bildiği şeyler.

Ama bu gün Nazilerin Almanya'da iktidara gelmesinden sonra ülkeden ayrılmak zorunda kalan Alman akademisyen ve politikacı Ernst Reuter'in anılarını okurken daha önce bilmediğim bir şey öğrendim.

Malum, Naziler iktidara geldikten sonra Yahudileri ve muhalifleri etkili yerlerden uzaklaştırmak için 1933 yılında bir kanun çıkarmışlardı.

Bu kanundan sonra birçok akademisyen üniversitelerdeki görevlerinden uzaklaştırılmış, işsiz kalıp baskılara dayanamayan bu akademisyenler çeşitli ülkelere göç ederek/kaçarak o ülkelerin üniversitelerinde çalışmaya başlamışlardı.

Alman akademisyenleri alıp üniversitelerde iş veren ülkelerden biri de Türkiye idi. 

Türkiye Cumhuriyeti kurulur kurulmaz eğitime büyük bir önem vermiş ve birçok üniversite açmıştı.

Ancak yetişmiş akademisyen sıkıntısı sebebiyle üniversitelerde birçok bölüm açılamamış, açılanlardaki eğitim de istenilen seviyeye ulaşamamıştı.

Hitler Yahudi kökenliler başta olmak üzere Alman olmayan ve Alman olsa bile Nazi rejimine muhalif olan kişileri görevlerinden uzaklaştırmaya başlayınca bu durum Türkiye için bir fırsat oldu.

Çok sayıda akademisyen Türkiye'ye davet edildi.

Bu akademisyenler, üniversitelerimizde yeni bölümler açtılar. 

Bir kısmı da mevcut bölümlerde görev yaparak eğitim kalitesini Avrupa üniversiteleri seviyesine çıkarmak için çalıştılar.

Çok sayıda ders kitabı, bilimsel yayın ve yardımcı yayın niteliğindeki kitaplar yazdılar.

Bu akademisyenlerden biri de Ernst Hirch idi.

Hukuk Profesörü olan Hirsch, Mart 1933'te Almanya'daki işinden atıldı.

Bunun üzerine İstanbul'a geldi ve İstanbul Üniversitesi'nde yeni kurulan Ticaret Hukuku kürsüsünün başına geçti.

Hirsch, hukuk dersleri için kaynak olacak çok sayıda kitap ve makale yazdı. 

Hukuk felsefesi dersinin hukuk fakültelerinde zorunlu ders olmasını sağladı.

2. Dünya Savaşı sona erip Nazi rejiminin ortadan kalkmasından sonra da Türkiye'de kalan ve ancak 1952 yılında ülkesine giden Hisch, Türkiye'ye geldiği ilk yıl Türkçe öğrendiğinden hukuki konularda hükümete de ihtiyaç olduğunda danışmanlık yapıyordu.

İşte bu sebeple, 25 Temmuz 1951'de kabul edilen Atatürk'ü Koruma Kanunu'nun hazırlanmasında da görev aldı.

Almanya'ya döndükten sonra Türkçeyi unutmamak için Türk dergi ve gazeteleri getirtip okuyan Hirsc, ara ara Türkiye'ye gelip gitmeye devam etti. 

Türkiye'ye ve Türk milletine her zaman minnettarlığını belirten Hirsch, 19 Ağustos 1945 tarihinde İstanbul'da dünyaya gelen oğluna da bir Türk ismi (Enver Tandoğan) ismi verdi.

1982 yılında, daha sonra Türkçeye de çevrilen anılarını yayınlayan Hirsch, bu kitabında Atatürk'ü Koruma Kanunu'na katkıları konusunda şunları söylemektedir: 

"Olağanüstü bir insanın onurunun korunmasına katkım olduğu için mutluyum."

28 Eylül 2023 Perşembe

Atatürk öldüğünde konulduğu katafalkı hazırlayan kişi kimdir?

Almanya'da Naziler iktidara gelir gelmez, başta Yahudi kökenliler olmak üzere kendilerinden olmayan veya ideolojilerine karşı olan tüm Almanlara baskı uygulamaya başladılar. 

Bu baskılardan nasibini alanların başında ise üniversitede çalışan akademisyenler, devlet memurları ve muhalif politikacılar geliyordu.

1933 yılında Aryan olmayanlara ve muhaliflere karşı uygulanacak baskıyı yasallaştıran bir kanun çıkarıldığında birçok kişi yurt dışına kaçmaya başladı.

Bunlardan bir kısmı da Türkiye'ye geldi ve bu gün üniversitelerimizdeki bölümlerin çoğunu ya kurdular veya kurulmuş olanlarını geliştirdiler.

Bunlar arasında mimarlar da vardı.

Bu mimarlardan biri de Berlinli Bruno Taut idi.

1934 yılında Prusya Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki işine son verilen Taut, önce İsviçre'ye kaçmış, oradan uçakla önce Japonya'ya, oradan da İstanbul'a uçmuştu.

Taut, yakın dostu ve meslektaşı Martin Wagner ile birlikte bugün UNESCO'nun dünya kültür mirası listesine aldığı Berlin'deki işçiler için planlanmış at nalı şeklindeki büyük siteyi (Hufeisensiedlung) 1925-1933 yılları arasında planlayıp inşa edilmesini sağlayan tanınmış bir mimardı.

Profesör Taut, İstanbul'a geldikten sonra, Aralık 1936'da İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'nün başına geçti.

Bu görevinin yanında, Ankara'daki Milli Eğitim Bakanlığı'nın mimarlık bölümünün de başkanlığına getirildi.

Fakat bir süre sonra sağlığı bozuldu.

10 Kasım 1938'de Atatürk vefat ettiğinde Taut çok ağır hastaydı.

Buna rağmen, hasta yatağından kalkarak Atatürk'ün tabutunun konulacağı katafalkı çok kısa süre içinde hazırladı.

Taut, o kadar hastaydı ki Atatürk'ten bir ay kadar sonra Aralık ayında o da öldü.

Bruno Taut'un mezarı İstanbul Edirmekapı Şehitliği'ndedir.

Taut, Türkiye'ye gelip göreve başladıktan sonra sadece iki yıl yaşamasına rağmen bu gün de ayakta olan bazı eserlere mimar olarak imza atmıştır.

Örneğin, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi binasının tasarımını Taut yapmıştır. 

Ayrıca, kendi tasarlayıp inşa ettirdiği ve İstanbul'da kaldığı sürece yaşadığı Ortaköy'deki Bruno Taut Evi de hala ayaktadır.


Kaynakça: Bu bilgiler, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan "İkinci Vatanım Türkiye, Ernst Reuter'in Ankara Yılları" isimli kitaptan alınmıştır.


27 Eylül 2023 Çarşamba

Gizli Abdülhamit Düşmanları

 Nedense bizim politikacılarımız, devleti yönetmekte sanki çok başarılılarmış gibi bir de tarihçiliğe soyunurlar.

Sıkıştıklarında en çok başvurdukları tarihi kişilik ise hep 2. Abdülhamit olur.

Meydanlarda veya kamera karşısında bir sürü iddia ortaya atarlar.

"Yok Abdülhamit zamanında bir karış toprak kaybedilmemiş.

Yok Abdülhamit, çok dindar evliya gibi adammış.

Bu yüzden dış güçler ve din düşmanları rahmetliyi tahttan indirmişmiş filan."

Hadi politikacılar cahil olduklarından gerçekleri bilmiyorlar diyelim.

Veya gerçekleri bilseler bile cahil halkı kandırmak için iyi bir vasıta olduğunu bildiklerinden böyle konuşuyorlardır.

Ama bazı tarihçi geçinen tipler de aynı şeyleri söylüyorlar.

Feslisi, delisi, divanesi tarihçi filan değil, akademik bir unvanları da yok, çıkarları öyle gerektirdiği için tarihçilik taslayıp yalan yanlış hikayeler anlatıyorlar. 

Bunları anlıyorum.

Peki profesör ünvanlı bazı kişilerin bu saçmalıkları tekrarlamasına ne demeli?

Kel başa Şimşir tarak misali, siyasetçiye uygun profesör mü yetiştiriliyor acaba?

Halbuki, internet taramasında bile 2. Abdülhamit devrinde kaybedilen toprakların ne kadar çok olduğunu görmek mümkün.

Öte yandan, Abdülhamit'in torunları ile yapılan röportajların videoları da internette dolaşıyor.

Üstelik devlet televizyonu TRT yapmış bu röportajları.

Torunlar diyorlar ki:

"Dedem Rom (alkollü bir içki) içerdi genellikle. Alkol bağımlısı veya akşamcı değildi ama akşam yemeklerinden sonra rom içerdi. Ben buna bizzat şahidim. Çünkü içerken bazen yanında olurdum. Hatta babam, içkinin haram olduğunu söyleyip buna rağmen neden içtiğini sorduğunda dedem 'Kuran'da şarap yasak. Romdan bahsedilmiyor. Şarap üzümden yapılır. Rom şekerden.' diyerek rom içmenin sakıncası olmadığını söylerdi." 

Ama bizim siyasetçisinden tarikatçı-cemaatçisine kadar hepsi "Hayııır!... İftira. Abdülhamit asla ağzına içki sürmez, dininde diyanetinde bir sultandı." diye bağırıp çağırıyorlar.

Yahu kardeşim, adamın torunu içiyordu diyor, gördüm diyor, siz içmediğini nereden çıkarıyorsunuz?

Gerçekten öyle bir niyetiniz var mı bilmiyorum ama bu yaptıklarınızla Abdülhamit'i yüceltmiyor onun imajına zarar veriyorsunuz.

Siz kripto Abdülhamit düşmanı mısınız yoksa?

Övüyor görüntüsü altında herkesin gerçeğini kolayca öğrenebileceği yalanlar söyleyerek adamı şaibe altında bırakmaya mı çalışıyorsunuz?

Öte yandan, Abdülhamit içki içse bize ne, içmese bize ne. Adam ölmüş gitmiş. Osmanlı devletini en uzun süre idare etmiş padişahlardan biri. Hatasıyla sevabıyla yaşamış.

Bu saatten sonra ne size ne de bir başkasına herhangi bir faydası veya zararı olmaz.

Bırakın adam mezarında rahat uyusun.

25 Eylül 2023 Pazartesi

Malazgirt Meydan Muharebesi hakkında uydurulan şehir efsaneleri.

Malazgirt Meydan Muharebesi hakkında ortada dolaşan birçok iddia var.

En yaygın olanı, muharebe başlayınca Bizans (Doğu Roma) ordusundaki Hristiyan Türklerin taraf değiştirdiği iddiasıdır.

Son zamanlarda, Alparslan'ın ordusunda çok sayıda Kürt olduğu ve savaşı bu sayede kazandığı yönündeki daha çok PKK çevrelerince dillendirilen iddiadır.

Öte yandan, Ermenilerin Alpaslan'ın tarafını tuttuğu ve ona yardım ettiğini dile getirenler de var.

Malazgirt Meydan Muharebesi hakkında İslam kaynaklarında ve Bizans kaynaklarında yeterince bilgi ve belge var.

Ancak İslam kaynaklarının bir kısmında sıkıntılı.

Çünkü çoğu, savaştan yıllar sonra yazılmış.

Yazanlar da olay bölgesinin çok uzağında yaşayan kişiler.

Yani yazdıklarının çoğu kulaktan dolma.

Bu yüzden bazı kaynaklar, Alpaslan'ın ordusunu olduğundan daha az, Bizans ordusunun mevcudunu ise olduğundan defalarca fazla gösteriyorlar.

Bizans rakamları ile karşılaştırıldığında tutarsızlık açıkça görülüyor.

Gerçi Bizans kaynaklarında da benzer bir durum var.

Çünkü günümüze kalan Doğu Roma (Bizans) kitaplarının bazıları da savaştan sonraki dönemlerde yazılmış.

Ancak, savaş döneminde yaşayan ve devlet kademelerinde önemli görevlerde bulunan kişilerin yazdığı tarih kitapları da var.

Bu kitaplarda, gerçeğe yakın bilgiler verilmiş olması daha olası.

Zaten, tüm kaynaklar  mukayeseli şekilde incelendiğinde, bazı İslam (Arap) kaynaklarında öne sürülen iddiaların gerçek olmadığı görülmektedir.

Örneğin, Ermeniler Selçuklu Ordusu'nun yanında savaşmamış.

Aksine Ermeniler, iki arada durmuşlar.

Kim kazanırsa onun yanına geçecek şekilde beklemişler.

Selçuklu ordusunda Kürt ve Araplar dahil diğer etnik kökenlerden Müslüman askerler varmış.

Bunlar ayrı birlikler halinde teşkilatlanmış.

Ama bu birliklerin ve askerlerin sayısı abartıldığı kadar çok değil.

Yani savaşın kaderini belirledikleri iddiası uydurma.

Çünkü Alpaslan'ın ordusunun tamamına yakını süvari imiş.

Türkmen süvarisi.

Muharebeyi de bunlar kazanmış.

Bizans kaynakları böyle diyor.

Bizans'taki Türklerin tamamının muharebe başlayınca karşılarındaki askerlerin Türkçe konuştuğunu duyup Alparslan'ın tarafına geçtiği hikayesi de uydurma. 

Evet bir miktar Hristiyan Türk taraf değiştirmiş ama  muharebe sırasında değil.

Muharebe öncesinde sadece 1000 kadar Hristiyan Türk'ün (Uz-Oğuz) taraf değiştirdiği anlaşılıyor.

Bizans kaynaklarına bakınca, Hristiyan Türklerin çoğunun Diyojen'e sadık kaldığı, Bizans Ordusu'nun kanatlarının savunulması ve keşif görevlerinde kullanıldığı görülüyor.

Bu Hristiyan Türk birlikleri de Müslüman Türk birlikleri gibi süvari.

Kıyafetleri, silahları, hareket tarzları ve dilleri arasında da pek fark yok.

Bu sebeple, zaman zaman hangi Türk bizim Türk diye karışıklıklar yaşanmış Bizans tarafında.

Örneğin bir keşif sırasında pusuya düşen bir Hristiyan Türk birliği gece karanlığında kaçarak Bizans kampına sığınmaya çalışmış.

Bizanslılar bunları Selçuklu askeri zannedip baskına uğradıklarını düşünmüşler.

Hemen savunma durumuna geçip gelenlere silahla karşı koymuşlar.

Bu durumu gören Romen Diyojen de panik yapmış.

"Bunlar bizim Türkler mi Alparslan'ın Türkleri mi, öğrenin." diyerek adamlarını göndermiş.

Hristiyan Türkler oldukları anlaşılınca çatışma durdurulmuş.

Yani Hristiyan Türklerin toplu olarak taraf değiştirdiği doğru değil.

Zaten Bizans kaynaklarında da kitlesel taraf değiştirmeden bahseden hiç kimse yok. 

Görüldüğü gibi gerçek sanılan iddiaların tamamı şehir efsanesinden ibaret.

Türkiye adını kullanan ilk devlet Türkiye Cumhuriyeti mi?

Bizim Asya'daki tarihimizi ilk olarak Ruslar ve Avrupalılar araştırmış. 

Türkçe 'ye çok vakıf olmadıklarından herhalde, bazı hatalar yapmışlar. 

Örneğin Orhun Yazıtları ilk defa okunurken böyle bir hata yapılmış.

Bunlardan Bilge Kağan ve Kül Tigin anıtlarındaki yazılar hemen hemen ayni. 

Kül Tigin anıtını yazdıran Bilge Kağan. 

Bilge Kağan anıtı yazılırken de buradaki bilgilerden faydalanılmış olmalı.

İki anıtta da yazi "Ben tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan." diye başlar. 

Bu anıtlardaki yazıları çözerek metni ilk defa bir Danimarkalı bilim adamı okumuş. 

Muhtemelen yazıdaki tahrip olmuş bölümleri okuyamadığından  tercümede hata yapmış. 

İlk cümleyi muhtemelen "Ben, Tanrı gibi Gök Türk Bilge Kağan." diye okumuş.

Böylece devlete, Göktürk Devleti demişler. 

Bu isim bilim dünyasında yerleşmiş.

Daha sonra bu hata düzeltilmiş ve devletin gerçek adının Türk Kağanlığı olduğu ortaya çıkmış.

Ama Göktürk ismi yerleştiği için değiştirilmemiş. 

Benzer bir hatayı Karahanlılarda da Rus bilim adamları yapmış. 

Kaynaklardaki bir kağanın adi veya unvanından devletin adını Karahanlılar diye kayda geçirmişler. 

Bu isim de bilim dünyasında yerleşmiş.

Ama bu gün mevcut belgelerden biliyoruz ki devletin gerçek adı Türkiye. 

Mısırdaki Memluklerin adı da muhtemelen Arapların uydurması. 

Çünkü bu devletin başka devletlere gönderdiği mektuplardan anlıyoruz ki devletin adı Memlük değil.

Devletin resmi adı Türkiye Devleti.

Görüldüğü gibi Türk veya Türkiye ismini kullanan ilk devlet Türkiye Cumhuriyeti değil.

TC'den önce en az üç devlet Türk adını kullanmış.

Bunların en az üçü de ismi Türkiye olarak kullanmış.

Britanya'daki Türk geni.

İngtere'de 2008, 2009 veya 2010 yılında bir gazetede ilginç bir yazı okumuştum. 

"İddiaya göre İskoçlar (veya İrlandalılar olabilir, simdi tam olarak hatırlamıyorum) baba tarafından ağırlıklı olarak Türk geni taşıyormuş. 

Bir zamanlar (muhtemelen antik dönemde), küçük bir Türk grubu adaya gitmiş. 

Bunlar tarım ve hayvancılık yapıyormuş. 

Bu yüzden daha çok gıdaya sahip olduklarından açlık tehlikesi yaşamıyorlarmış. 

Yerel halk ise avcılıkla geçindiklerinden açlık sınırında yaşıyormuş. 

Gıda bol diye yerli kadınların çoğu, göçmenlerle birlikte olmayı tercih etmiş.

Bu yüzden Türk erkeklerin çocukları yerli erkeklere göre daha fazla olmuş.

Böylece, erkek tarafından Türk geni adada yaygınlaşmış."

Ne kadar bilimsel bir tez bilmiyorum ama okuduğumda çok gülmüştüm. 

Hatta bir arkadaşa yazıyı göstermiştim.

"Kadın milleti hep ayni, malı mülkü çok olana yanaşıyor hemen." diye şakalaşmıştık.

"Bizimkiler de hala yaptıkları gibi uçkur davasına mali mülkü yerli kadınlara yedirmiş herhalde." demişti arkadaşım.

Bizde dünyada yaşayan neredeyse herkesin Türk olduğunu iddia eden bir grup var.

Aman bunu duymasınlar.

Çünkü bilimsel bir dergide değil, bir günlük gazetede okumuştum.

Bu gazete az okunan yerel bir gazete bile olabilir.

Çünkü işim gereği her gün ulusal ve yerel İngiltere'de yayınlanan tüm gazeteleri tarıyor ve Türkiye ile ilgili haberlerin özetini çıkarıyordum.

Yani olay bir gazetecinin uydurduğu bir efsane de olabilir.

Bilimsel bir araştırmaya dayanan ciddi bir haber de olabilir.

Şu anda, hangisi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.

24 Eylül 2023 Pazar

Geçmişi unutmak ve kurumsallaşamamak.

Kime sorsanız, bizim geçmişi çok çabuk unuttuğumuzu söyler.

Haklılar da.

Avrupa'nın ve özellikle de İngiltere'nin durumu bunun tam tersi.

Bazen bizim tarihimizle ilgili konulardan bahseden bir İngiliz görüp de konuya ne kadar vakıf olduğunu görürseniz şaşırırsınız.

Elbette sıradan bir İngiliz'in sıradan bir Türk'e göre çok daha fazla kitap okumasının, yani İngiltere'de kitap okuma alışkanlığının yaygın olmasının bunda büyük bir etkisi vardır.

Ama asıl sebep, bizim tarihi olaylarla ilgili kurumlar teşkil edemememiz, etsek bile bunları sürdüremememizdir.

Örneğin, bizde Kırım Harbi nedir diye sorsak çok az insan ne olduğunu bilir.

Kırım harbi araştırmaları, Kırım anıtı derneği, Kırım harbine katılanların torunlarının kurduğu birlik gibi hiçbir şey yok bizde.

Ama, bize yardıma gelen İngilizlerin var.

Yıl 2009 veya 2010.

Bir gün Londra'da yürüyorum.

Büyük bir kalabalık bir anıtın önünde toplanmış coşkulu bir şekilde tören yapıyor.

Yapılan konuşmalardan "Türk, Osmanlı, Kırım, kelimelerini duyunca merak ettim.

Hemen topluluğa yanaştım.

Birine, neyi andıklarını sordum.

1853-56 yılları arasında yaşanan Kırım Harbi'nin anma etkinliği olduğunu söyledi.

İleri doğru baktım.

Önünde toplandıkları anıtın üzerinde Kırım Harbi anıtı olduğu yazıyor.

Türk olduğumu söylemeye utandım. Çünkü Kırım Harbi, bizimle Rusya arasındaki bir savaştı.

İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar (Pyomente) bize yardıma gelmişlerdi.

Biz unutmuş olmamıza rağmen İngilizler unutmamıştı.

İşte bu yüzden İngiltere neredeyse tüm dünyaya yayılmış bir imparatorluk kurmayı başardı.

Bu imparatorluk uzun bir süre yaşadı ve aslında dağılmış gibi görünse de hala yaşıyor.

Bu gün Kanada ve Avusturalya gibi devletlerin başına İngiltere kralı hala vali atıyor.

Peki biz ne yapıyoruz.

Ülke sanki ikiye bölünmüş durumda.

Kimisi Osmanlı'ya kimisi de Cumhuriyete ve onu kuranlara kara çalma derdinde.

Bu ülkenin kurucusuna ağza alınmayacak lafları alan şerefsizler var ve itibar görüyorlar.

Bir millet kendisi için hayatını ortaya koymuş, feda etmiş atalarına hakaret edenleri baş tacı yaparsa o milletin yok olması kaçınılmazdır.

Atalarını hatırlamazsa, çocukları da babalarına saygı duymaz. 

Bu gün bizde Kırım Harbi için tören düzenlendiğini duyan veya gören var mı?

Bırakın Kırım harbi gibi üzerinden çok zaman geçmiş bir harbi, Ege'de Yunan'a ilk kurşunu atanları, hatta yakın tarihteki Kıbrıs Savaşı gazi ve şehitlerini anan, ilgilenen var mı?

İç güvenlik harekatlarında bu ülkenin birliği ve bütünlüğü için hayatını ortaya koyan şehit yakınları ve gazilerimiz ne kadar hatırlanıp ilgi görüyor?

17 Eylül 2023 Pazar

Kimsenin söylemediği bir gerçek. Bir zamanlar, Eskişehir'de 1.5 yıl ezan okutmadılar.

 TRT tarafından Büyük Taarruz hakkında çekilen bir belgesel var.

Youtube'ta da yayınlanmış.

Biraz önce seyrettim, gözlerim yaşardı.

Sadece savaşın ve zaferin getirdiği bir duygu değildi gözlerimi yaşartan.

En çok, o günleri küçük bir çocukken yaşamış ve olaylara şahit olmuş Eskişehirli bir hanım efendinin söyledikleri duygulandırdı beni.

Hanımefendinin söylediğine göre, Yunan işgali süresince 1.5 yıl Eskişehir'de hiç ezan okunmamış.

Yunanlılar izin vermemiş.

Bir gün tüm camilerden ezan okunmaya başlandığında Türk ordusunun şehre girmek üzere olduğunu anlamışlar.

Herkes sokaklara çıkıp orduyu karşılamak için hazırlığa başlamış.

Yerlere evlerindeki halıları sermişler.

Günümüzde bazı hainler "Keşke Yunan galip gelseydi." diye hönkürüyorlar.

Bazı cahiller de bunları var güçleriyle alkışlıyorlar.

Neymiş?

Yunan galip gelseydi halife yerinde duracakmış.

Şıhlar, dervişler işlerine devam edecekmiş.

Tekke ve zaviyeler kapatılmayacakmış.

Adam, milletin ezan sesi duyamamasını umursamıyor. 

Camiye gidememesini umursamıyor.

Ezan okunmasın, millet camiye gidemesin ama halife yerinde dursun, şıhı, dervişi, meczubu saltanatına devam etsin.

Tek dertleri bu.

Din umurlarında değil.

Makam ve mevkilerini, bedavadan kral gibi yaşama imkanlarını kaybettiler, asıl üzüldükleri bu.

Bunu söyleyemediklerinden din, iman vb. sözlerle milleti kandırıyorlar.

Gerçek apaçık ortada.

Kurtuluş Savaşı'nı ve bu savaşı yapan maraşalden ere kadar tüm insanları küçümseyen, kötüleyen, onlara çamur atmaya çalışan herkes haindir.

Vatana ihanet etmektedir.

Millete ihanet etmektedir.

Dine ihanet etmektedir.

Gerisi hikaye.


3 Eylül 2023 Pazar

Başkomutan Meydan Muharebesi Nasıl Gerçekleşti?

  29-30 Ağustos 1922 akşamı harekat başkanı Cephe Komutanı İsmet (İnönü) Paşa'nın yanına gelir.

Elinde bir harita vardır.

Haritanın üzerinde Türk ve Yunan birliklerinin yeri işaretlenmiştir.

Haritaya bakan İsmet Paşa, hemen Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya giderek haritayı göstermesini söyler.

Harekat başkanı Başkomutana haritayı gösterince derhal Cephe Komutanı İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa ve 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa'yı çağırmasını söyler.

Bahse konu kişiler gelince Mustafa Kemal Paşa, Yunan 1. ve 2. Kolordularının büyük kısmının kuşatılmak üzere olduğunu söyler. 

Sonra sabahleyin ne yapacaklarını açıklar.

İsmet Paşa karargahta kalacaktır.

Fevzi Paşa, 2. Ordu ve Süvari Kolordusuna giderek kuşatmayı sıkılaştırmalarını söyleyecek ve hareketlerine nezaret edecektir.

1. Ordu Komutanı ve kendisi ise güneyden kuşatılan Yunan birliklerine yaklaşacak ve muharebeleri yakından sevk ve idare edecektir.

Ertesi gün, yani 30 Ağustos 1922'de herkes yerini almıştır.

Aslıhanlar bölgesindeki Yunan birliklerine Türk birlikleri yoğun ve şiddetli bir şekilde taarruz eder.

Göğüs göğse yapılan muharebeler sonucunda Yunan ordusunun önemli bir kısmı etkisiz hale getirilir.

Aslıhanlar bölgesinde yapılan bu muharebeye, Başkomutan muharebeyi bizzat sevk ve idare ettiği için Cephe Komutanı'nın teklifi ile Başkomutan Meydan Muharebesi denir.

29 Ağustos 2023 Salı

Cemil Çeto isyanı

 Türkiye'de Milli Mücadele sırasında başlayan ve 1938'e kadar devam eden süreçte irili ufaklı birçok isyan çıkmıştır.

Bu isyanlardan biri de Cemil Çeto isyanıdır.

Peki kimdir bu Cemil Çeto?

Bu soruya benim karşılaştığım çoğu insan doğulu bir aşiret reisi şeklinde cevap vermektedir.

Bu adamın Cumhuriyet döneminde isyan ettiği bilinmekle beraber daha önce ne yaptığı pek bilinmemektedir.

Aslında Cemil Çeto, Cumhuriyete isyan etmiş bir aşiret reisi filan değildir.

Osmanlı döneminde ve özellikle de 1. Dünya Savaşı sırasında kurduğu silahlı çete ile eşkıyalık yapan biridir.

Faaliyet bölgesi Bitlis ve Siirt kırsalıdır.

Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, doğu cephesinde görev yaparken Kasım 1916'da Bitlis ve Siirt'e birlikleri teftiş için gittiğinde üç-dört defa Cemil Çeto ve beraber eşkıyalık yaptığı Derviş'e haber göndermiş. 

Eşkıyalığı bırakmalarını, bunu yaparlarsa kendilerini affederek istedikleri yerde yaşamalarına izin vereceğini bildirmiş.

Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekilerin Siirt'ten dönüşlerinde, Kezer Suyu'nu geçip Garzan istikametine giderken ücra bir yerde Cemil Çeto ve adamları tam silahlı olarak karşılarına çıkmış.

Eşkıyaların sayısı Mustafa Kemal Paşa'nın yanındakilerden çok daha fazlaymış.

Paşanın yaverleri, eşkıyaların pusu kurduğunu zannetmişler.

Fakat Cemil Çeto, koşarak Mustafa Kemal Paşa'nın yanına gelmiş ve elini öpmüş.

Kendisinin ve adamlarının affedilmesini istemiş.

Mustafa Kemal Paşa da Cemil Çeto ve adamlarına nasihatlerde bulunmuş ve affedildiklerini, dağdan inebileceklerini, tutuklanmayacaklarını söylemiş.

Bunun üzerine Çeto ve yanındakiler tekrar Mustafa Kemal paşanın elini öpmüşler ve ayrılmışlar.

Fakat Çeto ve adamları eşkıyalığa devam etmiş.

Cumhuriyet döneminde de bu eşkıyalığa devam etmeye kalkışınca isyan ettikleri gerekçesiyle yapılan operasyon sonucunda etkisiz hale getirilmişler.

Alaturka (Ezani) ve Alafranga (Zevali) saat sistemine göre zaman nasıl ifade edilir?

 Doktora çalışmam sırasında Osmanlı döneminde kalan belgeleri de inceliyordum.

Bu belgelerde saatten önce evvel ve sonra tabirleri kullanılıyordu.

Bunun ne demek olduğunu bilmediğimden olan olayların günün hangi saatinde olduğunu kestiremiyordum.

Tez konum tarihle ilgili olduğundan zaman önemliydi.

Bu yüzden bunların anlamlarını araştırdım.

Osmanlı döneminde halk arasında Alaturka veya Ezani denilen ve Alafranga veya Zevali denilen iki çeşit saat kullanılıyormuş.

Ezani saate göre güneşin battığı anda saatin 12 olduğu kabul edilirken Zevali saate göre öğlen üzeri güneşin tam tepede olduğu an saatin 12 kabul ediliyormuş.

Resmi yazışmalarda genellikle Zevali saat kullanılıyormuş.

Buna göre; gece yarısından Zevala, yani güneşin en tepede olduğu öğlen vakti saat 12'ye kadar olan zamanı belirtmek için "evvel", öğleden gece yarısına kadar olan zamanı belirtmek için de "sonra ifadesi kullanılıyormuş.

Örneğin 5 evvel denildiğinde sabah 5, 5 sonra denildiği zaman akşam üzeri 5, yani 17.00 anlamına geliyormuş.

Cumhuriyet döneminde yapılan düzenlemeyle bu gün kullanılan ve gece yarısını 24.00-00.00 kabul eden tek saat sistemine geçilmiş.