.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

14 Mayıs 2026 Perşembe

Dünya Özgür İnsan İçin Cehenneme Dönebilir.

 Dünya acayip bir yer haline geldi.

Dünyanın en güçlü iki devletinin lideri bir araya geliyor ve televizyonda herkes ne konuşacakları hakkında tahminlerde bulunmaya çalışıyor.

Buluşmanın muhtemel gündeminin İran olacağı konusunda iddialar var.

Bu tuhaf bir şey değil mi?

Aslında konuşacakları şey; dünyanın en büyük askeri gücü ile ona rakip olan ve yakında onu geçme potansiyeli olan diğer bir devletin birincilik mücadelesini nasıl yürütecekleri.

Yani asıl sorun; dünyaya hala hükmedebileceğini sanan ve bunu göstermek için oraya buraya saldıran ABD ile dünyanın en büyük nüfusu ve stratejik kaynaklar (nadir metaller) açısından en büyük potansiyele sahip ikinci sıradaki askeri ve ekonomik gücü arasındaki mücadele.

Ama, sorun İran mış veya başka bir yermiş gibi bir hava estiriliyor.

Bu iki güç birbirleriyle doğrudan karşı karşıya gelemedikleri için dolaylı yönden başka ülkeler üzerinden mücadele ediyor.

Olan biten bundan ibaret.

Bunun yarattığı krizleri ise tüm dünya çekmek zorunda kalıyor.

Bence dünyada yeni ittifak sistemleri kurulmalı.

Bu iki gücü dengeleyecek daha adil ve eşitlikçi bir alternatif oluşturulmalı.

ABD'ye de Çin'e de alternatif oluşturmalı.

Bunlara direnmeye hazır olunmalı.

Çünkü ABD kadar, belki ondan bile fazla Çin de dünya için bir tehdit.

ABD, dünya devletlerine diktatörce davranıyor.

Yani, dünyayı ABD hegemonyasındaki sözde devletlerden oluşan bir köleler gezegeni haline dönüştürmeye çalışıyor.

Dünya çalışacak, ABD yiyecek.

Çin de dış siyasette daha dolaylı tutumlar izlese de aynı şeyi amaçlıyor.

Sadece bunu daha sessiz sedasız yapmaya çalışıyor.

Üstelik Çin'in başka tehlikeli bir özelliği de var.

Çin kendi halkına karşı diktatörce davranıyor.

Bence Çin'in uygulamaları, dünyaya yayılırsa tüm insanlığı köleleştirecek ve insan hak ve özgürlüklerini sıfırlayacak büyük bir tehdit oluşturuyor.

Her yere kameralar koymuşlar, vatandaşı 24 saat gözetliyorlar.

Daha da korkunç olanı, vatandaşlık puanı diye bir uygulamaları var.

Sığır çiftliklerinde ineklerin kulaklarına küpe/etiket koyarlar ya, bunu kameralarında yardımıyla yapay zeka vasıtasıyla her insana uyguluyorlar.

İnsanların tüm hayatı kontrol altında.

Her hareketi, hükümetin/devletin/tek partinin belirlediği örnek normlara göre puanlanıyormuş.

Resmen insanlara çiftlik hayvanı muamelesi yapıyorlar.

Bunun sonu felaket.

Felaketten de öte bir şey.

Tam bir kölelik düzeni.

Teknolojiye ve devlet imkanlarına sahip bir elitin tüm halka istediği gibi davranmasının yolunu açan modern bir diktatörlük.

Hem de sınırsız bir kontrol ve baskı diktatörlüğü.

Her ülkede, Çin'i örnek almak isteyecek hasta ruhlu otoriter tipler vardır.

Bunlar iktidara gelirse Çin sistemi her yere yayılabilir.

Yapay zekadaki inanılmaz gelişmeler de göz önüne alındığında, benzer yöntemlerin tüm dünyaya yayılması ile her özgür insan için her yer cehenneme döner.

Proletarya diktatörlüğü daha yeni yıkıldı.

Şimdi bilimsel ama daha tehlikeli bir diktatörlük şekli gelişiyor.

Herkesin bunu iyi düşünmesini öneririm.

Saygılar sunarım.

13 Mayıs 2026 Çarşamba

3. Dünya Savaşı

 Genel olarak iki dünya savaşından bahsedilir.

Biri 1914-18 yılları arasında yaşanan ve Osmanlı dahil klasik imparatorlukların tamamını tarihin tozlu sayfalarına aktaran, yani yok eden savaş, diğeri ise bizim katılmadığımız NAZİ Almanyası, Faşist İtalya ve Japonya'nın bir tarafta, ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyet Rusya'nın diğer tarafta olduğu, nükleer silahların ilk defa kullanıldığı savaştır.

Meksika'da 90'larda Zapatista hareketi ortaya çıktıktan sonra, dört dünya savaşından bahsedilir oldu.

Bunların ilk ikisi herkesin bildiği 1. ve 2. Dünya Savaşı, üçüncüsü Soğuk Savaş ve dördüncüsü Soğuk Savaş sonrasında zaferini ilan eden, tarihin sonu geldiğini iddia edebilecek kadar büyük ama boş bir özgüven içinde hareket eden Batı'ya karşı Zapatistalar ve onları destekleyen dünya çapında sivil toplum kuruluşlarının verdiği savaş/direniş olarak ifade ediliyordu.

Fakat Zapatista hareketi ve onun dünya çapında sağladığı destek de zamanla zayıfladı ve bu gün esamisi bile okunmuyor.

Şimdiyse çok farklı savaşlar yaşanıyor.

Lokal ama tüm dünyayı etkileyen tuhaf savaşlar.

Rusya'nın Ukrayna İşgali, İsrail'in Gazze Şeridi ve Lübnan'da yaptığı soykırımlar ve ABD başkanı Trump'un ikinci kez başkan seçildikten sonra başlattığı Venezüella ve İran saldırıları gibi savaşlar bunların görünen örnekleri.

Ama asıl savaş daha derinlerde yaşanıyor.

Çin o kadar hızlı gelişti ki GSMH açısından dünyanın en büyüğü ABD'yi yakalayıp geçmek üzere.

Olan bununla da kalmıyor.

Çin yazılım dahil bilgisayar sektöründe ve diğer kritik teknolojilerde ABD'yi birçok alanda geçmiş durumda.

Öte yandan, yüksek teknoloji için olmazsa olmaz bir kaynak olan nadir metallerin çoğu da Çin'de.

Yani, 300 yıllık Batı üstünlüğü sona ermek üzere.

Güç Avrupa/Amerika'dan Asya'ya, Batı'dan Doğu'ya geçiyor.

Bunu Batı'nın/ABD'nin kabullenmesi o kadar kolay bir şey değil.

Dünyada hiçbir zaman egemen güçlerin bu konumları kaybettiklerini kabul etmesi barışçıl bir şekilde gerçekleşmedi.

Büyük tek bir savaş veya bir seri uzun savaş silsilesi sonucunda artık en güçlü olmadıklarını mecburen kabul etmek zorunda kaldılar.

Bu gün de küresel çapta güç olma konumundaki değişim kolay olmayacaktır.

Bunun için ya yeni bir dünya savaşı veya bir seri orta ve düşük yoğunluklu savaş olacaktır.

Belki de son dönemdeki Ukrayna, İran, Venezüella olayları ile bu süreç başlamıştır.

Umarım, bizim bu duruma göre hazırlıklarımız yapılıyordur.

Daha önce yapılan iki dünya savaşının birinde koskocaman bir imparatorluk kaybettik.

İkincisinde savaş dışı kalarak yıkımdan kurtulduk.

Üçüncü bir dünya savaşından darbe almadan kurtulmamız zor.

Çünkü çatışmaların tam ortasında bir coğrafyadayız.

Buna göre hazırlıklı olmak lazım.

Ankara, Gece ve Yağmur


 

Bahar Yağmuru


 

Dikmen Vadisi'nde Son Durum.


 

12 Mayıs 2026 Salı

Siyonistler, NAZİ tohumu olabilir mi?

 Zaman zaman 2. Dünya Savaşı ile ilgili kitaplar okurum.

H (Tarih) kanalında da neredeyse her gün 2. Dünya Savaşı ile ilgili yayınlar oluyor ve bunları da bazen seyrediyorum.

Bu kitaplar ve yayınlar genellikle genellikle savaşın askeri yanıyla ilgili oluyor.

Ama bazen, Yahudi soykırımından da bahseden yayınlar seyrettiğim veya kitaplar okuduğum oluyor.

Bu akşam H kanalında Dr. Mengele hakkında bir program vardı, seyrettim.

İlginç şeyler öğrendim.

Mesela daha sonra Polonya'da Mengele'nin insanlar üzerinde tıbbi deneyler yaptığı kamptan sağ kurtulanların Mengele tarifleri gerçekle pek uyuşmuyormuş.

Kimisi onu uzun boylu, kimisi de iri yarı tarif ediyormuş.

Halbuki Mengele, orta boylu ve zayıf sayılabilecek biri.

Elbette onu doğru tarif eden de çok kişi var.

Bunlar çocuklara ondan beklenmeyecek kadar iyi davrandığını ve şeker filan verdiğini söylüyor.

Elbette bunu, çocuklarla deneyler yaptığı için onlara iyi davrandığına yoruyorlar.

Benim asıl dikkatimi çeken, kampta Mengele deneyler yapan tek doktor değil.

Başka doktorlar da var.

Ama nedense, onlardan pek fazla bahsedilmiyor.

Öte yandan Mengele, oraya Yahudilerden diğer Nazilere göre daha fazla nefret ettiği için gelen biri değil.

Almanya'da bir akademik krumda çalışan bir doktor iken Kurumun başkanı olan profesör tarafından gönderilmiş.

Araştırmalarının sonuçlarını da ilgili kuruma ve profesöre gün gün rapor etmiş.

Ancak ne hikmetse, savaştan sonra bu kurum ve başkanı olan profesör yargılanmamış.

1960'lara kadar da görev yapmış.

Diğer ilginç bir bilgi de şu: Mengele ve diğer doktorlar kampta Yahudiler üzerinde ilaç denemeleri yapıyorlarmış.

Elbette kendileri bir ilaç üretmeye çalışmıyorlarmış.

Bu denemeler, Alman ilaç firmaları için yapılıyormuş.

Bu ilaç firmaları, yeni yaptıkları ilaçları Yahudiler üzerinde denetiyor, etkilerini, yan etkilerini ve en uygun dozu tespit ettiriyorlarmış.

Elbette savaş sonrasında hiçbir ilaç firması, bu firmaların sahipleri veya çalışanları da yargılanmamış.

Nedense bütün suç mengele'ye yüklenmiş.

Mengele'nin kişiliğinde bir canavar yaratılarak diğer tüm suçlular bu canavarın görüntüsü arkasında gizlenmişler.

Programda bu kampta deneylerde kullanılan ve hayatta kalan bazı insanlar da konuşuyordu.

Kimi kampa geldiğinde küçük bir çocukmuş, kimi de kampta doğmuş.

İnsan bu kişilerin anlattıklarını dinleyince kahroluyor.

Sırf dini veya ırkı sebebiyle bir insana, hele de küçücük çocuklara bu kadar kötülük nasıl yapılır anlamak zor.

Ama daha da zor olan, bu insanlık dışı muameleyi yaşayanların çocukları veya torunları, nasıl olur da ebeveynlerine yapılan insanlık dışı şeyleri şimdi kendileri yapabilir.

İsrail'den ve bu devletin Filistinliler ile Lübnanlılara yaptıklarından bahsediyorum.

Bebek, çocuk, kadın demeden on binlerce insanı katledip bir de hiç utanmadan bunu yapmaya hakları olduğunu söylemeleri inanılacak gibi değil.

Bir de bunların videolarını çekip internette yayınlıyorlar.

Mengele gibi, Filistinliler üzerinde tıbbi deney yaptıkları, iç organlarını aldıkları, öldürdükleri kişilerden dünyanın en büyük doku örneğini topladıkları da yazılıp çiziliyor.

Bu nasıl olur?

Anlamak mümkün değil?

Acaba zulme uğrayan, kendine zulmedene mi benziyor bir süre sonra?

Yani bunun psikolojik veya sosyolojik bir sebebi mi var?

Yoksa, o kamplarda NAZİ tecavüzüne uğrayanların çocukları mı bunlar?

Bilemiyorum.


11 Mayıs 2026 Pazartesi

Nükleer Silah Tehditlerine Karşı bir şeyler yapmak şart oldu.

 Bu konu sadece beni mi tedirgin ediyor? 

Hatta düpedüz korkutuyor?

Bilmiyorum....

Nükleer silahlardan bahsediyorum.

Ukrayna savaşında sıkıştığı günlerde Putin, nükleer silah kullanabileceklerini ima etmişti.

Aynı şeyi İran savaşında Trump da yaptı.

Bir gün sonsuz bir ışıkla uyanabilirsiniz gibi nükleer silah kullanabileceklerine dair imalar içeren cümleler kurdu.

Üstelik, İran'a nükleer silah yaptığı için saldırdığını söylerken bu cümleleri kurdu.

Bu işin şakası yok.

Soğuk Savaş sırasında nükleer silah sayısına dayanan bir dehşet dengesi vardı.

O kadar çok nükleer silah yapılmıştı ki bir nükleer savaşın kazananı olmayacağı söyleniyordu.

Çünkü bu silahların çok küçük bir kısmı bile kullanılsa, dünya nüfusunun çoğunun o anda yok olacağından ve geri kalanların da çok uzun yaşayamayacağından bahsediliyordu.

Bunun sebebi, dünyayı birkaç kez yok edip yaşanamaz çorak ve radyoaktif bir gezegen haline getirecek kadar çok nükleer silahın bulunmasıydı.

Neyse ki o sırada dünya, iki büyük pakt ve bağlantısızlar şeklinde gruplaşmıştı.,

Hal böyle olunca, nükleer bir savaş çıkmaması için birçok mekanizma oluşmuştu.

Ama Soğuk Savaş sona erince her şey değişti.

Herkes, dünyaya barış geldiği ve artık nükleer savaş başta olmak üzere büyük bir savaş çıkmayacağını düşündü.

Bu bir rahatlamaya sebep oldu.

Ancak bunun, sahte bir rahatlama olduğu ortaya çıktı.

Soğuk Savaş sonrasında çoğunu ABD'nin, bir kısmını da Rusya'nın sebep olduğu birçok savaş yaşandı.

Birçok ülke darmadağın oldu.

Milyonlarca insan sürüldü, aç kaldı, evsiz kaldı, yaralandı veya öldü.

Bununla birlikte, bu savaşlarda ABD ve Rusya karşısındaki güçler zayıf olduğundan savaşlar küresel açıdan büyük bir etkiye, dolayısıyla da korkuya sebep olmadı.

Ama son yıllarda durum değişti.

Eskinin süper güçleri Rusya ve ABD, eski güçlerini kaybetmeye başladıklarını ve oldukça zayıfladıklarını fark etti.

Yaralı ve ölüm korkusu yaşayan bir yaban domuzu gibi ölümüne, mantıksız bir saldırganlık içine girdiler.

Bağırdılar, çağırdılar ama rakiplerini korkutup teslim alamadılar.

Tam tersine, büyük zayiatlar verdiler.

Bu durum, onların korkulan azametlerinin sahte ve içi boş olduğunu gösterdi.

Rus ordusu ve özellikle de çok güvendikleri büyük zırhlı birlikleri Rusya'da bataklığa saplandı.

O kadar çok Rus tank ve zırhlı aracı imha edildi ki Rusya neredeyse tank kıtlığı içine girdi.

Yaralanan Rus ayısı, ve onun otoriter lideri Putin, hemen nükleer silah tehditleri savurmaya başladılar.

Aynı şey İran'da ABD'nin de başına geldi.

Kendini dünyanın patronu sanan yaşlı boz kafalı bir aptal, ukala bir şımarık çocuk gibi "Kanada'yı da isterim. Grönland'ı da isterim. Küba'yı özellikle istiyorum. İran'a çok kızdım, onları çok fena dövmek istiyorum. İsterim de isterim!" gibi cümleler kurarak saçmalamaya başladı.

Güney Amerika'da sevmediği bir devlet başkanını kolayca kaçırmayı başarınca daha da şımardı.

Bu şımarıklılıkla İran'a da saldırmaya karar verdi.

Hem de tek başına değil.

Gözü dönmüş soykırımcı, yobaz, saplantılı küçük ortağı Netenyahu ile birlikte  saldırdılar.

Suudiler dahil birçok körfez ülkesi de bu saldırıda üs bölgesi olarak kullanıldı.

İran dini liderini öldürdüler.

Ardından da birçok yeri uçaklarla bombaladılar.

Hesaplarına göre İran yönetimi korkup hemen pes edecek, etmese bile ülkede oldukça güçlenen muhalefet isyan edecek, ABD ile işbirliği içinde yönetimi yıkacaktı.

ABD de Güney Amerika'da olduğu gibi yeni yönetimler İran petrollerini sömürebileceği bir anlaşma yapacaktı.

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı.

İran ABD gemilerine füzelerle saldırdı.

Muhtemelen bazı gemiler isabet aldı ve bölgeden emniyetli bir mesafeye kadar uzaklaştı.

Fakat İran bununla da kalmadı.

İsrail'e tarihinde hiç yaşamadığı bir yıkım yaşattı.

Yetmedi, Ortadoğu'daki bütün ABD üslerini vurdu.

Milyar dolarlık radar sistemlerini imha etti.

Savaş uçaklarını ve helikopterlerini düşürdü.

Kurtarma uçaklarını vurdu.

Üstelik kurtarma bölgesinde askerler değil, elinde silah olan her İranlı Amerikan uçakları ve askerlerine ateş etti.

Üs bölgelerindeki bazı stratejik önemdeki tanker uçakları ve diğer uçaklar ise ucuz füze ve SİHA'larla yerde vuruldu.

Trump çok kızdı.

Asker çıkarmakla tehdit etti.

Yetmedi, nükleer silah kullanmakla tehdit etti.

Ama ülkesinde iç kamuoyu savaş istemediğinden masaya oturdu.

Sonuçta nükleer silah kullanılmadı ama bu çok fazla dile getirildi.

İkiz kulelere yapıldığı gibi bir eylem de yapılmış olsaydı, iç kamuoyu desteği alıp belki de kullanılırdı.

Yani bu işin şakası yok.

Ciddi bir iş.

Dünyada birçok ülkede (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere, Hindistan, Pakistan, İsrail vb) nükleer silah var. 

Anlaşılan, İran da bu yolda hayli mesafe almış.

Bu gün, Soğuk Savaş dönemine göre nükleer silah kullanılma ihtimali çok daha yüksek.

Çünkü o zamanlar var olan kontrol mekanizmaları artık yok.

Dünya da o zamanki kadar mantıklı ve makul kişilerce yönetilmiyor.

Otorite manyağı, tek adam rejimleri her yerde yayılıyor.

Bunlar bir gün saçma sapan bir karar verebilir ve onların emrini dinleyen saçma sapan birileri düğmeye basabilir.

Bu gayet mümkün ve çok ciddi bir tehdit.

Buna bir çare bulmak lazım.

Siyasetçiler ve liderler bu konuda bir şey yapamaz.

Daha doğrusu yapmaz.

Çünkü tehdidin kaynağı kendilerinin varlığı.

Bence nükleer karşıtı sivil inisiyatifler harekete geçmeli.

Dünya çapında örgütlenmeli.

Soğuk Savaş döneminde yapılan ancak daha sonra rafa kaldırılan SALT anlaşmalarını yeniden yürürlüğe koymak için siyasetçileri zorlamalı.

Silah sayısının azaltılması ve hatta sıfıra indirilmesi için her yerde eylemler yapılmalı.

Hiç kimse bana ne diyemez.

Çünkü nükleer silah, bir silah deği, bir soy kırım aracı. 

İnanmayan Nagazaki ve Hiroşima'ya baksın.

Üstelik bu silahlar, sadece hedefteki insanları öldürmekle kalmıyor.

Atmosfere karışan nükleer serpinti sebebiyle her yeri kirletiyor.

Mühimmatın patladığı yer ise cehenneme dönüyor.

Bir nükleer silahın şu etkileri ortaya çıkıyor: Işık, Isı, Blast, Radyasyon, Nükleer serpinti, elektromanyetik pals. 

Olay şöyle oluyor.

Önce bakanların gözlerini kör eden yoğun bir ışık görünüyor. Sonra bu ışığın geldiği yerde mantar şeklinde bir bulut oluşuyor.

Bir süre sonra herkesi ve her şeyi yakıp kavuracak bir ısı geliyor.

Bodrum katlarında olup bunlardan kurtulanlar hariç herkes saniyeler içinde ölüyor.

Ama bodrum katlarındakiler de kurtulamıyor.

Patlama öyle bir basınç oluşturuyor ki gelen basınç dalgası tüm binaları yerle bir ediyor. Demiri bile büküyor, eritiyor ve parçalıyor.

Farz edelim tüm bunlardan kurtulup hayatta kaldınız.

İşiniz ölenlerden daha zor.

Çünkü nükleer radyasyon tüm hücre yapınızı bozuyor. 

Kanser dahil onlarca ölümcül hastalığa yakalanıyorsunuz.

Bu radyasyon, yıllarca bomba atılan bölgede devam ediyor.

Yarılanma ömrü çok uzun.

O yukarıya yükselen mantar şeklindeki bulut var ya, o da ayrı bir bela.

Yerden kopan toz ve toprak parçaları gökyüzüne yükseliyor.

Rüzgarlarla yayılıyor ve radyoaktif parçacıklar geniş bir bölgeye dökülüyor.

Elektromanyetik pals'a gelince, aslında o o kadar da önemli değil.

Çünkü o, tüm elektronik malzemeleri çalışmaz hale getiriyor.

Herkes öldükten sonra telsizin çalışmamasının pek bir önemi yoktur sanırım.

Nükleer silah böyle bir şey.

Bir silah değil, bir soykırım aracı.

Sadece insanları öldürmüyor, bitkiler dahil atıldığı bölgedeki tüm canlıları öldürüyor.

Üstelik diğer silahlar gibi patlamadan sonra harabeyi kaldırıp bölgeye yerleşmek mümkün değil.

Atıldığı bölgenin geleceğini de öldürüyor.


10 Mayıs 2026 Pazar

No'lcak Bu Fenerbahçe'nin hali?

 Baştan söyleyeyim; futboldan pek anlamam. 

Çok meraklısı da değilim.

Arda Güler oynuyor diye Real Madrid maçlarına ara sıra bakarım.

Ligteki durumu da sadece genel olarak takip ederim.

Çocukken akrabalarımın neredeyse tamamı Galatasaraylı diye ben de Galatasaraylıydım.

Bununla birlikte futbol oynamaya hiçbir zaman ilgi duymadım.

Pek yeteneğim de yoktu herhalde.

20'li yaşlarımda Galatasaray ile hiçbir bağlantım olmadığını fark ettim. 

Öncelikle İstanbullu değildim.

Galatasaray ile bağlantım olabilecek hiçbir şey de yoktu.

Bu yüzden, o zamanlar 1. Lig'te oynayan Altay takımını tutmaya karar verdim.

Sonra Manisa Spor 1. Lig'e çıktı.

Memleketimin takımı diye onun maçlarını da fırsat buldukça takip etmeye başladım.

Ama ligte ömrü pek de uzun olmadı.

FETÖ Kumpas Davaları sırasında bir değişiklik daha yaşadım.

Aslında davalardan biraz önceleriydi.

Hakan Şükür filan, Fetö şakirdi idi.

Bazı GS oyuncuları da ondan icazet almak için yanına gidiyor ve dizinin dibinde fotoğraflar çektiriyordu.

Bir tek Fenerbahçe, Fetöcülere karşı dik duruyordu.

Klüp başkanı Aziz Yıldırım'ın bunda önemli bir rolü vardı. 

Zaten bu yüzden mahkemelerde yargılandı.

Hapis yattı.

Ama dik durmaya devam etti.

Bunun üzerine Fenerbahçe'ye sempati duymaya başladım.

Hatta Aziz Başkan Ankara'ya kongreler öncesinde geldiğinde gidip toplantılarına da katıldım.

Fakat Aziz Başkan, katıldığı iki kongre seçimini de katıldı.

Onun yerine seçilenler, hiçbir başarı gösteremedi.

Nitekim bugün, Galatasaray dördüncü kez art arda şampiyon olmayı garantiledi.

Üstelik basın toplantısında Okan Buruk "Bundan sonraki hedefiniz nedir?" sorusuna; "Bu takım daha önce de dört kez art arda şampiyon oldu. Ama beş kez olmadı. İlk hedefimiz, beşinci kez art arda şampiyon olmak." dedi.

O anda oyuncular içeri girip kutlama yapınca basın toplantısı sona erdi.

Haklarıdır, Galatasaraylılar kazandı, şampiyonluklarını kutlayacaklardır.

Ama bunda Fenerbahçe için acıklı bir durum vardı.

Dört yıldır Galatasaray'ı geçip şampiyon olmaya çalışıyorlar.

Bir sürü oyuncu alıyorlar.

Masraf yapıyorlar.

Ama sonuç değişmiyor.

Yaptıkları tek şey, her başarısızlıktan sonra kulüp başkanı ve ondan daha sık şekilde de teknik direktör yenilemek.

Ama bunlar sonucu değiştirmiyor.

Bence böyle şekilsel hususlarla uğraşmaya devam ettikçe bir şey başarmaları mümkün değil.

Bilimsel analizler yaptırmalılar.

Uzmanları bir araya getirerek nerede yanlış yaptıklarını tespit etmeliler.

Ama bu bile başarıyı getirmek için yeterli değil.

Galatasaray'ı da aynı mantıkla analiz etmeli/ettirmeliler.

Galatasaray ne yapıyor da başarılı oluyor?

Bunu tespit etmeliler.

Ve hiç gecikmeden, taklit etmeliler.

Veya bu bulgulardan yararlanarak, daha üstün bir sistem kurmalılar.

Başka türlü başarılı olmak mümkün değil.

Galatasaray her şampiyonluktan sonra daha da güçleniyor.

Daha çok para kazanıyor.

Gençlerden daha çok taraftar kazanıyor.

Bu da gelirini daha da artırıyor.

Bu böyle giderse Galatasaray, ligteki tek güçlü takım haline gelecek.

Beşiktaş zaten bir süredir iddiası olmayan mütevazi bir takım haline geldi.

Trabzon, Anadolu takımı olmanın efendiliği ile üçüncülük için yarışıyor gibi.

Geriye bir tek Fenerbahçe Kalıyor.

Başka hiçbir takım Galatasaray ile yarışacak durumda değil.

Eğer Fenerbahçe de yarıştan koparsa, durum vahim.

Eskiden, Aziz Başkan zamanında Fenerbahçe Cumhuriyetinden bahsedilirdi.

En fazla taraftara sahip olduğu iddiasıyla böyle söylenirdi.

Ama her yıl taraftar sayısı Galatasaray karşısında eriyor.

Bu gidişle, beylik seviyesine düşecek.

Bir an önce tedbir almaları lazım.

Benden söylemesi.