.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

3 Kasım 2017 Cuma

Türk Yunan İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi (1821'den 1912'ye Kadar )




Türkler 1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya adım attıktan kısa bir süre sonra Yunanlılar ile temasa geçtiler. Alparslan’ın komutanları kısa süre içinde Anadolu’yu baştanbaşa aşarak İstanbul önlerine kadar geldiler. (Sevim Ali: Ünlü Selçuklu Komutanları, s.26)
Anadolu’da kurulan Selçuklu Devleti’nin başkenti Yunanlıların yoğun olarak yaşadığı bölgelerden biri olan İznik oldu. Bu dönemde bir Yunan devleti yoktu. Başta Yunanlılar olmak üzere batılı tarihçiler tarafından 17’nci Yüzyıldan itibaren Bizans İmparatorluğu olarak isimlendirilen ve başkenti İstanbul (Konstantinopolis, Byzantium) olan devletin (bizzat kendi yöneticileri tarafından da kaydedilen) ismi Doğu Roma İmparatorluğu’dur. Bunlar kendilerini her zaman Romalı olarak adlandırmışlar, imparatorlarını Roma Hükümdarları, eski Roma Caesar’larının mirasçıları saymışlardır. (Ostrogorsky Georg: Bizans Devleti Tarihi, s.25) Bizans İmparatorluğu diye bir devlet asla var olmamıştır. (Mango Cyril: Bizans, Yeni Roma İmparatorluğu, s.9) Bu imparatorluk 1453 yılında yıkılana kadar gerek diğer devletlerce ve gerekse kendi resmi yazışmalarında bu isimle anılmıştır.
 Bu devlet tarafından, bizim bugün Yunanlı olarak ifade ettiğimiz insanlar, kendi tebaaları içinde ayrı bir etnik grup olarak tanımlanmakta ve Grek diye adlandırılmakta idi. Bununla birlikte, resmi bir devlet olarak var olmasalar bile Yunan Halkı ile Türk Halkı’nın, Selçuklu Devleti, beylikler ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde sürekli bir teması olmuştur. Bu sebeple denilebilir ki Türklerin Anadolu’ya geldikten sonra en uzun süre beraber yaşadığı uluslardan biri Yunan Ulusu olmuştur. Hatta bunlar bu günkü Yunan Ulusu kimliğini de Türkler, özellikle de Osmanlılar sayesinde oluşturmuş, korumuş ve geliştirmişlerdir. Çünkü Anadolu ve Balkanlarda yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar o zamanlar din ve mezhep birlikteliği hariç kültürel ve dilsel olarak bütünlük oluşturmuyorlardı. (Mango Cyril: Bizans, Yeni Roma İmparatorluğu, s.253) Bu Ortodoks Hıristiyanlardan Osmanlılar döneminde bir devletleri olan Sırp ve Bulgarlar gibi uluslar kendi milli kimliklerini korurlarken tarihi süreç içinde Türkçe, Arapça vb diller konuşan birçok unsur Yunanlılaşmışlardır.
Bunda en büyük etken Osmanlı Millet Sistemi ve Fener Ortodoks Kilisesi olmuştur. 19. yüzyılın sonlarına kadar Yunan Ulusu, Türklerin egemenliği altında Osmanlı Devleti’nin sosyo-ekonomik yaşantısında olduğu kadar, askeri ve siyasi yaşamında da etkin roller üstlenerek aynı kadere ortak olmuşlardır. Osmanlı Devleti’nin azınlıkları dinsel ayrıma tabi tutarak sınıflandırması ve azınlıkları mensup oldukları kiliseler aracılığı ile denetlemesi, kilise yönetimlerinin alacağı kararların Osmanlı yönetiminin garantisi altında uygulanmasına yol açmıştır. Bu yolla azınlıklar üzerinde etkin bir rol üstlenen kiliselerin gücü, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Avrupa’da sınırlarını genişletmesine bağlı olarak artmıştır. Özellikle Fener Ortodoks Kilisesi’nin yetki ve haklarının genişletilmesi ve bunların yönetimin etkin garantisi altında bulunması, bir yandan kilisenin dinsel/etnik azınlıklar üzerindeki denetimini artırırken, diğer yandan da ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamak çabasındaki azınlıkların kilise ile işbirliği ilişkilerini sağlamlaştırmıştır. Fener Kilisesi tüm Ortodoks unsurları, başta Yunan dili ile ibadet zorunluluğu olmak üzere asimile etmeye çalışmıştır. Sırp ve Bulgar Kiliseleri zaman içinde bağımsızlığını kazanarak ulusal kilise haline gelmiş ancak diğer unsurlar, özellikle de Anadolu’da yaşayan değişik diller konuşan Ortodokslar Fener’e bağımlı kalmışlar ve zaman içinde asimile olarak Yunanlılaşmışlardır.
Osmanlı Devleti’nin azınlıklara yönelik yaklaşımı içerisinde Rum/Yunanlıların ayrıcalıklı konumları, Osmanlı Devleti’nin gerileme sürecine girmesiyle değişim geçirmeye başlamıştır. 1789 Fransız Devrimi’nin yaymaya başladığı vatandaşlık hakları ve ulusçuluk anlayışı, farklı etnik ve dinsel toplulukları bünyesinde barındıran ve üstelik sosyo-ekonomik açıdan gerilemeye başlayan Osmanlı Devleti’nde de etkisini göstermiştir. Bu bağlamda, Avrupa ile yakın ilişkileri bulunan Balkan halkları arasında ulusçu yaklaşımlar yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’da baş gösteren ulusçuluk akımından etkilenmesi, ekonomik ve toplumsal yapısında değişiklik yapamaması, askeri başarısızlıklarla desteklenince çöküş sürecini hızlandırmış ve sonuçta, Osmanlı Devleti, Avrupa ve Balkanlarda topraklarını kaybetmeye başlamıştır.
Hıristiyan kökenli halklar içerisinde ulus bilincinin yerleşmeye başlamasıyla birlikte, Osmanlı Devleti’ne karşı yoğun bir bağımsızlık mücadelesi başlamıştır. Bu başkaldırı hareketi kilise tarafından da desteklenen çeşitli cemiyetler tarafından yürütülmüştür.
1814 yılında Odessa’da kurulan Filiki Eterya cemiyeti, birkaç yıl içinde Balkanlar’ın her tarafında hücreler kurdu. Örgütün başında,1820’den itibaren, Fenerli seçkin bir Rum aileye mensup ve Rus ordusunda bir general olan Aleksandros İpsilanti bulunuyordu. 1821’de İpsilanti ve ekibi, topyekûn bir isyan için zamanın geldiğine hükmetmiş ve bu isyanın Boğdan ve Eflâk’ın istilasıyla başlamasını tasarlamışlardı. Onların amacı sırf bir Yunan ulusal devleti değil, yeni bir Bizans İmparatorluğu yaratmak için Balkanlarda genel bir isyanın meydana getirilmesiydi.
Fakat bunların başlattığı isyan destek görmedi ve başarısız oldu. Ancak bu örgütün programından etkilenen Rumlar, Mora ve Ege adalarında bir isyan başlattılar. Osmanlı Ordusu 1821-1824 yıllarında onları yenmeyi başaramadı. 1824 yılında Mora’nın neredeyse tümü ve birçok ada isyancıların kontrolüne geçmişti.
İsyanın başarısına bir ölçüde, Osmanlı yönetiminin 1820-1822 yıllarında, Balkan ayanlarının en güçlüsü olan Yanyalı Ali Paşa (Tepedelenli veya Tepelenli Ali Paşa)’yı askeri yolla bastırmaya çalışmasının neden olduğu öne sürülür. Osmanlılar Ali Paşa’yı bertaraf etmekle, bölgeyi etkin şekilde denetleyebilen tek gücü de ortadan kaldırmış oldular.
Mısır askerleri Padişah’ın isteği üzerine, 1825 yılında Mora’ya çıktılar. Yeniçerilerin aksine, son derece başarılı oldular ve iki yıl içinde Mora’nın çoğunu zapt ettiler. Askeri felakete rağmen, Yunan isyanını Avrupa’nın müdahalesi kurtardı. Avrupa’da, bilhassa İngiltere ve Rusya, Rum isyancılarına sevgi ve yakınlık duyuyordu. İngiltere’de bu Helen severliğin kaynakları, Klasik Yunan Uygarlığı’na olan hayranlık idi. Rusya’da Yunanlılara olan sevgi ve yakınlığın ardındaki temel itici güç ise, Ortodoks Kilisesi içindeki dinsel dayanışmaydı. Fakat bu sevgi ve yakınlığı siyasi desteğe dönüştüren güç Rusya oldu. Rusya diğer devletleri isyana müdahaleye razı etmeye çalıştı ancak diğer büyük devletler kurulacak özerk Yunanistan’ın Rusya’nın kukla devleti olacağını düşündüğünden buna pek hevesli değillerdi. Rusya 1825 yılında, diğer güçlerle bir anlaşmaya varılamadığı takdirde Yunan İsyanı’na yalnız başına müdahale edeceğini duyurdu. Bunun üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya Haziran 1827’de, tarafları ateşkese zorlamak maksadıyla müdahale etmeye karar verdiler. Padişah arabuluculuk teklifini geri çevirdiğinde bu üç devletin donanmaları Navarin’de bulunan Osmanlı ve Mısır donanmalarına saldırarak bunları imha ettiler. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu duruma rağmen direnmesi sonucunda Osmanlı-Rus savaşı çıktı. 1829 yılında Ruslar, Edirne’yi işgal ettiler. Eylül 1829’da yapılan Edirne Anlaşması ile Osmanlılar, Yunanistan’ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı. Fakat İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın uysal bir Osmanlı İmparatorluğu’nu Rusya’nın nüfuzu altındaki güçlü bir Yunanistan’a tercih etmelerinden dolayı bağımsız Yunanistan, isyancıların hedeflerine göre oldukça küçük bir devlet olarak kuruldu. (Zücher Eric Jan: Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s.56-62)
Yunanistan’ın siyasal sınırları belirlenmiş bir devlet olarak ortaya çıkması 3 Şubat 1830 tarihinde Londra’da Fransa, İngiltere ve Rusya arasında akdedilen Yunanistan’ın bağımsızlığına ilişkin protokol ile gerçekleşmiştir. Bu protokolün ikinci maddesinin son paragrafına göre; Şeytan (Kuzey Sporat) Adaları ve Skyro Adası ile Eğriboz (Negropont) Adası’nın tamamı, Amargo Adası da dâhil 36º-39º Kuzey Enlemi ile 26º Doğu Boylamı arasında yer alan antik adıyla Kiklat Adaları Yunanistan’a ait olacaktı. İngiltere, Rusya ve Fransa aldıkları bu kararlarını bir nota ile 8 Nisan 1830’da Osmanlı Devleti’ne bildirmişler, Osmanlı Devleti de, 24 Nisan 1830 tarihli bir nota ile Yunanistan’ın bağımsızlığını resmen tanımak zorunda kalmıştır.
Bu gelişmeler sonucunda Yunan milliyetçileri arasında; Eski Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans İmparatorluğu)’nun yeniden kurulması esasına dayanan Megali İdea (Büyük Ülkü) nihai amaç olarak belirlenmiş ve bu topraklara sahip olan Osmanlı İmparatorluğu aleyhine yayılmacı ve saldırgan bir politika takip edilmiştir. Böylece, bir yandan Osmanlı Devleti toprak kaybetme sürecini yaşarken, diğer yandan da, Yunanistan’ın genişleme süreci içerisinde olmasıyla ortaya çıkan ve etkileri bakımından günümüzde de yoğun olarak ilişkilerde gözlemlenen bir uyuşmazlığın ilk izleri ortaya çıkmaya başlamıştı.
Bu savaşın diğer bir sonucu da Osmanlı Ordusu’nda reform hareketleri için uygun bir ortam oluşturmasıdır. Yeniçerilerin Yunan isyanındaki başarısızlıklarına kızan Sultan 2’nci Mahmut’un Mayıs 1826’da verdiği emir, her ne kadar yeni ordunun adına Muallem Asakir-i Mansure-i Muhammediye deniyorsa da, aslında Nizamı Cedit ordusunun yeniden canlandırılmasıydı. Beklendiği gibi Yeniçeriler konumlarının zayıflatılmasına isyan ettiler, ancak Padişah hazırlıklıydı. Yeniçeriler saraya doğru yürümek için toplandıklarında, Sultanın topçuları tarafından katledildiler ve kışlaları ateşe verildi. (Zücher Eric Jan: Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s.68)Ertesi gün yeniçeri ocağı resmen lağıv edildi. Ve daha çok Mısır örneği takip edilerek silahlı kuvvetler yeniden teşkilatlanmaya başlandı.
Mora Yarımadası üzerinde bağımsız bir devlet haline gelen Yunanistan ilk hedef olarak Ege Adaları ve Balkanlarda kuzeye doğru, Ege Denizinde doğuya doğru yayılma çabaları içine girmiştir. Bu maksatla; Adalardaki ve Balkanlar’daki Yunan Ortodoks kökenli insanları ayaklandırarak Avrupa devletlerinin de yardım ve baskısıyla topraklarını genişletmeye çalışmıştır. Bunun için ilk büyük girişim Girit adasında olmuştur. 1866 yılında, Osmanlı’nın adadaki kötü yönetimine karşı yapıldığı iddia edilen protestolar kısa sürede Yunanistan’la birleşmeyi talep eden bir isyana dönüştü. Bu durum adadaki isyana katılmak isteyen Yunan kamuoyunu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman kamuoyunu ayağa kaldırmış ve 1867’de iki ülke savaşın eşiğine gelmiştir. Rusya, Avrupa’nın isyancılar lehine müdahale etmesinde ve Girit’in Yunanistan’a verilmesinde ısrar etmiş ancak duydukları tereddüt diğer devletleri doğrudan eyleme geçmekten alıkoymuştu. Avrupalı güçlerin müşterek baskısı, Babıâli’yi isyancılar için genel bir af ve Girit Eyaleti idaresinde Hıristiyanlara daha fazla nüfuz sağlayan reformlar yapmaya zorlamıştı. Ama yabancı müdahalesi daha ileriye gitmemiş ve 1868 yılı sonunda isyan sona ermişti. (Zücher Eric Jan: Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s.91)
1869’da açılan Süveyş Kanalı İngiltere ve Fransa’nın tüm ilgisinin Mısır’a yönelmesine sebep oldu. Fakat 1871 yılında Fransa ve Avusturya-Macaristan imparatorluğunu yenerek Alman birliğini kuran Prusya (Almanya)’nın yeni bir güç olarak ortaya çıkması Avrupa ve Balkanlar’daki uluslar arası güç dengesini kökünden değiştirmiştir. Bu gelişme sonucu Fransa’nın Avrupa’daki gücü zayıflamış ve daha çok iç işlerine odaklanmasına sebep olmuştur. Avusturya-Macaristan ise batıya doğru genişleme imkânları ortadan kalkınca dikkatini Balkanlara yöneltmiş, Ege ve Akdeniz’e doğru yayılmaya yönelik politikalar geliştirmiştir. Bu durum ise Balkanlarda ve İstanbul’da gözü olan Rusya ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun güç mücadelesi içine girmesi ile sonuçlanmıştır. Avrupa’da güçler dengesini temel politikası olarak belirleyen İngiltere daha önce Akdeniz’e çıkmasının Mısır ve Süveyş Kanalı’na tehdit teşkil etmesine sebep olacağını düşündüğünden Rusya’nın yayılmacı politikalarına karşı Osmanlı İmparatorluğu’nu desteklerken bu politikasından vazgeçmiş ve Almanya’yı dengelemek için Rusya ile yakınlaşmıştır. İngiltere ayrıca Balkanların büyük devletlerin eline geçmesini çıkarlarına aykırı gördüğünden küçük balkan devletlerinin genişlemesi ve güçlenmesini desteklemeye başlamıştır.
Mevcut konjonktürden faydalanan Rusya, Avusturya-Macaristan ile; Osmanlı’nın Balkan topraklarını paylaşma konusunda anlaşmış, Osmanlı’daki rejim değişikliğinden de yararlanarak, 24 Nisan 1877 tarihinde, saldırıya geçmiştir. Ruslar kısa sürede; Kafkaslar’dan Doğu Anadolu içlerine, Balkanlar’dan ise İstanbul’a sadece 12 kilometre mesafedeki Yeşilköy’e kadar ilerlemişlerdir. (Zücher Eric Jan: Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s.117-118)
İstanbul ve boğazların Rus egemenliğine girmesinden korkan başta İngiltere ve Avusturya olmak üzere diğer büyük devletler güç kullanma tehdidiyle müdahale ederek düzenledikleri Berlin Konferansı ile Rus ilerlemesini sınırlandırmışlardır. Bu anlaşma neticesinde Avusturya; Bosna-Hersek’i İngiltere ise; Yunanistan’ın Megali İdea sınırları içinde olan Kıbrıs’ı fiilen işgal etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'na ait olan Tesalya ve İyon Denizi kıyısındaki Arta Limanı, 1878 Berlin Antlaşması uyarınca 1881 yılında Yunanistan'a verilmiştir. Bu genişlemeden sonra Yunanistan’ın yeni hedefi Epir (Yanya Vilayeti) ve Girit adasıydı. Bu bölgelerdeki nüfusun yaklaşık üçte ikisini oluşturan Osmanlı Rumları Yunanistan tarafından Osmanlı İmparatorluğu'na karşı devamlı kışkırtılıyordu. Fakat bundan sonra Avrupa devletleri daha çok kendi aralarındaki dengeler ve mücadeleler sebebiyle Osmanlı üzerindeki baskılarını azaltmışlar, ilgilerini Balkanlardan çekmişlerdir. Bu dönemde Abdülhamit; büyük devletler arasındaki bu mücadeleden yararlanarak güçler dengesi politikası uygulamış ve İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı bir denge oluşturmak maksadıyla Almanya ve Avusturya’ya dayanma yoluna gitmiş, Balkan devletlerini dengelemek için ise kiliseler arası mücadeleyi körükleyerek bunların birlik oluşturmasını engellemiştir.
Bu durumu doğru bir şekilde değerlendiremeyen ve toprak kazanmaya çalışan Yunanistan’ın Girit’teki isyanı desteklemesi sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkileri gerilmiş ve 1897 yılında yapılan savaşta yalnız başına kalarak ağır bir yenilgiye uğramış, ancak büyük devletlerin desteği ile toprak kaybından kurtulduğu gibi Girit için özerklik elde etmiştir.
Batıda ilerleme imkânları azalan Rusya doğu sınırlarına dönmüş ancak 1905’te Japonya’ya mağlup olunca dış politikasında ağırlığını tekrar Balkanlar’a vermiş, burada da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çıkarları ile karşılaşmıştır.Bu tarihten sonra Balkanlar artık büyük devletlerin mücadele alanı haline gelmiştir.
1908 yılında 2’nci Meşrutiyet’in ilanı ile ortaya çıkan istikrarsızlıktan yararlanan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, fiilen işgali altında bulunan Bosna-Hersek bölgesini resmen ilhak etmiş, Bulgaristan Doğu Rumeli ile birleşerek bağımsızlığını ilan etmiş, Girit ise Yunanistan ile birleşmişti. Bunların her ikisi de Berlin Antlaşması esaslarına aykırı idi. Bosna-Hersek’in ilhakı aslında hiçbir şeyi değiştirmedi, çünkü Bosna-Hersek zaten Avusturya’nın elindeydi. (Troçki Lev (Çev:Tansel Güney): Balkan Savaşları, s.7) Ancak Osmanlı yönetimi bunu protesto ederek tazminat istedi ve Avusturya mallarına karşı bir protesto başlattı.
İlginç bir şekilde Bosna-Hersek işgali; başta Rus milliyetçileri olmak üzere Sırbistan ve diğer Slav unsurlarının Osmanlılardan daha fazla tepkisini çekti, çünkü Bosna-Hersek halkının etnik olarak Slav olduğu, bu sebeple Avusturya’nın bir Osmanlı toprağını değil, Slav halkı ve toprağını ele geçirdiği öne sürülüyordu. Bu durum Balkanlarda Germen-Slav bloklaşmasını daha da artırmıştır.
1909 yılında Avrupa devlet adamları ve siyesi yazarlarca Balkanlar’ın Rusya’sı diye gösterilen Bulgaristan’ın, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlarda elinde kalan son toprak parçasının büyük bir bölümünü teşkil eden Makedonya’da ağır basması ve 1908 yılında Jön Türk akımının Türkiye’ye bir hareketlilik kazandırması, Yunan halkının tedirgin olmasına ve bu nedenle yönetime tepki göstermesine sebep olmuştur. Sivil otoritenin çaresiz kalması sonucunda Yunanistan’da 1909 yılında bir askeri darbe yaşanmıştır. Cunta liderleri hükümeti kendileri kurmaya teşebbüs etmeyerek Girit’te devlet adamlığı yönünden sivrilmiş Elefterios Venizelos’u hükümetin başına geçirmişlerdir. Venizelos, Ege’yi; bir Yunan denizine, Yunanistan’ı; iki kıtaya uzanan, beş denize açılan bir ülke yapmayı hayal etmekteydi. Venizelos için artık, inandığı Megali İdea düşünün hızla gerçeğe dönüştürülmesi için uygun fırsatları kollamak kalıyordu. Bu fırsatların ilki 1912 Balkan Savaşında ortaya çıktı.(Özgören, Aydın. Tar.Uzm., Atatürk Dönemi Türk Yunan İlişkilerine Bir Bakış.)
1911’de İtalyanlar Trablusgarp ve daha sonra 12 Ada’ya asker çıkardılar. 17 Ekim 1912 tarihli Uşi Antlaşması’yla; Trablusgarp ve 12 ada İtalyanlara bırakıldı. 1815 Viyana antlaşması ve 1856 Paris Antlaşmalarına göre Osmanlı İmparatorluğunun toprak bütünlüğü garanti edilmiş olmasına rağmen Avusturya’nın Bosna Hersek’i işgali, Bulgaristan’ın bağımsızlığı ve İtalya’nın Trablusgarp ve 12 adayı işgaline hiçbir Avrupa devleti ses çıkarmadı. Bu durum Osmanlı’nın Balkanlar’daki topraklarında gözü olan devletleri bu bölgeleri ele geçirmek konusunda cesaretlendirdi. Fakat 1897 Yunanistan yenilgisinden sonra tek başına Osmanlı ile mücadele edemeyeceklerini anlayan Balkan Devletleri, Rusya’nın da teşvikiyle gizli antlaşmalar yaparak bu bölgeleri aralarında paylaşma ve ittifak antlaşmaları imzalama yoluna gittiler.
Osmanlı imparatorluğu; Avusturya ile ilişkilerini geliştirip, Arnavutlar’a bağımsızlık veya yarı bağımsızlık vererek desteklerini sağlamak ve Yunanistan ile yakınlaşarak kendisine karşı kurulabilecek ittifakları parçalamak yerine tam tersi tedbirler alarak, Balkanlarda kendi sonunu getirecek şu takım adımlar atmıştır.
1909 yılında, meclise getirilen; ilk ve ortaokullarda Türkçe eğitim görülmesi, bundan başka her bölgede orada yaşayanların ana dillerinin de kullanılması, özel okulların ise devletin denetimine sokulması hakkında kanun tüm azınlıklar arasında tepki ile karşılandı. Bu kanun; Fener Kilisesi ve onun uzantıları tarafından da büyük bir direniş ve düşmanlıkla karşılanmıştı. Bu durum silahlı direniş ve Yunanistan’a katılma yönünde Rum azınlık arasında yoğun bir propaganda faaliyetiyle sonuçlandı. (Karal,Enver Ziya: Osmanlı Tarihi 9’uncu Cilt, s.129)
Osmanlı Hükümeti, 3 Temmuz 1910 yılında uzun yıllar tartışılacak önemli bir adım daha atarak kiliseler kanununu çıkardı. Bulgarlar, 1871 yılında Fener Kilisesinden ayrılarak Ekserhane adıyla kendi kiliselerini kurmuşlardı. Yeni kilise kuruluşunu engelleyemeyen Fener mevcut kilise binaları ve mallarının dağıtım ve yetkileri konusunda direnerek Ekserhane’nin yerleşmesi ve kurumsallaşmasını engellemeye çalışıyordu. Bu çekişme Yunanlılar ve Bulgarlar arasında gerilim ve çatışmalara sebep oluyordu. Abdülhamit’in kasıtlı olarak kullandığı bu ikiliği, yeni yönetim, devlet kasasından harcamalar yaparak düzeltmeye çalışmakla, hem Yunanistan ve Bulgaristan arasında, hem de Osmanlı vatandaşı Yunanlı ve Bulgarlar arasında çatışmaları önleyerek Osmanlı İmparatorluğu aleyhine işbirliğine gidebilmelerini mümkün hale getirdi. (Karal, Enver Ziya: Osmanlı Tarihi 9’uncu Cilt, s.132)
İttihat ve Terakki Cemiyeti, Meşrutiyetin duyurulması için Makedonya çeteleri ile işbirliği yapmak zorunda kalmıştı.(Karal, Enver Ziya: Osmanlı Tarihi 9’uncu Cilt, s.135) Meşrutiyetin ilanı ile Balkanlardaki Müslüman ve Hıristiyan azınlıklar siyasal kulüpler kurmuşlar ve çeteler bu siyasal kulüplerle bağlantıya geçerek daha da güçlenmişlerdi. Çetelerin de desteği ile bu kulüpler, kendi etnik gruplarının milliyetçiliği propagandasını yapan siyasal partiler durumuna geldiler. Bu ayrıştırıcı unsurlarla mücadele etmek maksadıyla 16 Ağustos 1908 tarihinde, etnik grup adıyla kulüp kurulmasını yasaklayan bir kanun çıkarıldı ve mevcutları da kapatıldı. Başta Bulgarlar olmak üzere bu kulüplerin üyeleri çetelere katıldılar. Bunun üzerine 27 Eylül 1908 tarihinde çeteciliği yasaklayan bir kanun tasarısı hazırlanarak derhal yürütülmeye başlandı. Bu da çatışma demekti.
Bu sırada çıkan Arnavutluk isyanı çok sert bir şekilde bastırılarak, Arnavutların elindeki silahlar toplandı. 1909, 1910 ve 1912 yılında toplam dört Arnavutluk isyanı oldu. Bu isyanlar da sert bir şekilde bastırıldı. Bu şekilde Balkanlarda Hıristiyan Rum ve Slav unsurlara karşı bir denge unsuru ve müttefik olan Müslüman Arnavutlar zayıflatılmış oldu.


Saygılar Sunarım.
Mehmet Çanlı
3.11.2017.