.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

27 Ekim 2017 Cuma

Tarih Boyunca Savaş ve Şiddetin Sebepleri.


     Savaş ve Şiddetin Sebepleri Nelerdir? 

     Savaş, karşılıklı taraflar arasında meydana gelen bir şiddet hareketidir ve şiddet savaşın olmazsa olmaz bir unsurudur. İnsanlık tarihi aynı zamanda savaşın ve şiddetin tarihidir. Yapılan arkeolojik araştırmalar da bunu doğrulamaktadır. Bulunan en eski insan kemiklerinde insan eliyle yapıldığı anlaşılan şiddet olaylarının izlerine rastlandığı gibi bulunan en eski aletler de bıçak, ok ucu ve mızrak ucu gibi silahlardır. Bu da gösteriyor ki insanlar bilinen en eski dönemden beri birbirlerine şiddet uygulamaktadırlar. Peki, ama insanlar neden birbirlerine karşı şiddet uygularlar?
     Bu soru tartışılırken genelde konu genel olarak şu iki noktada birleşmektedir: İnsanlar, yapısal olarak mı şiddete eğilimlidir, yoksa kendileri dışındaki bazı faktörlerin etkisiyle mi şiddet uygulamak zorunda kalmaktadırlar? Bu sorulara yanıt arayan bazı bilim adamları, şiddet eğiliminin insanın doğal yapısından kaynaklandığını iddia etmişler ve bunlar, ‘’Doğal yapı’’ taraftarı olarak adlandırılmışlardır. Doğal yapı taraftarları da kendi aralarında iki farklı gruba ayrılmıştır.
     Bu gruplardan biri, şiddet eğiliminin insanın yapısında var olduğunu iddia ederken diğeri ise şiddet hareketlerini, kusurlu bireylerin hatalı davranışları veya bir takım dürtü ve tahriklere verilen bir tepki olarak kabul etmektedir. Bu ayrıma rağmen şiddetin insan doğasından kaynaklandığını savunanları genel olarak savaşmaya yatkınlığın bize; hayvan atalarımızdan kaldığını, şiddet eğiliminin genetik yapımızda olduğunu, insanın beyninin şiddete eğilimli bir yapıda olduğunu ve evrim sürecinde şiddete meyilli genetik özelliklerimizin seçilime uğrayarak günümüze kadar ulaştığını iddia etmektedirler. Fakat yapılan bazı bilimsel araştırmalar bu iddiaların tartışmaya açık olduğunu göstermiştir. Örneğin nörologlar tarafından yapılan araştırmalar sonucunda, insanlardaki saldırganlığın alt beynin bir işlevi olduğu fakat bunun üst beyin tarafından kontrol edilerek dizginlenebildiği tespit edilmiştir. Dolayısıyla saldırganlığın sırf beynin yapısal özelliğinden kaynaklandığı söylenemez. Çünkü alt beyinde ortaya çıkan bir saldırganlık dürtüsü üst beyin tarafından engellenince saldırganlık eylemi gerçekleşmeyebilecektir.
     Beynin karar verme mekanizmasını ve böylece insan davranışlarını etkileyen önemli unsurlardan biri de hormonlardır. Bu hormonlardan bazılarının saldırganlık davranışları üzerinde etkili olduğu bilinmektedir. Örneğin testosteron hormonları normalden çok salgılanan erkeklerde saldırganlığın yüksek olduğu görülmektedir. Fakat yüksek testosteron salgılanması tüm erkeklerde meydana gelen bir şey olmadığı için insanların genelinde şiddet eğiliminin buna bağlı olduğunu iddia etmek doğru bir değerlendirme olmayacaktır.
     Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, nöroloji araştırmalarının bulgularına göre, beynin ve hormonların insanların şiddet uygulaması üzerindeki etkileri henüz tam olarak ortaya konulamamıştır. Fakat nöroloji araştırmalarının aksine, genetik alanında yapılan araştırmalarda kalıtım ile saldırganlığın seçilimi arasında bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bunu insanlardaki saldırganlığın sebebi olarak gören bazı araştırmacılara göre saldırganlık, hayatta kalma olasılığını artıran bir genetik kalıtımdır. Bu anlayışa göre, yaşam bir kavga olduğundan düşmanca koşullara direnebilenler daha uzun yaşamışlar ve böylece saldırganlığı yüksek yeni kuşaklar üretmişlerdir.
     Ancak bu araştırmalarda ayrıca, saldırgan davranış sergileyen tüm canlıların aynı zamanda bunun düzeyini belirleyen genlere de sahip olduğu tespit edilmiştir. Bu sayede saldırgan dürtüler, kaçış olanağına yönelik tehditler ve risk hesaplarına göre dengelenmektedirler. Bu durum insanlarda “savaş veya kaç’’ diye tanımlanan davranış biçiminde görülür. Dolayısıyla saldırganlığın yapısal olduğunu iddia etmek ve bunu da genlere bağlamak çok doğru bir yaklaşım gibi görünmemektedir. Zaten antropoloji alanında yapılan bazı araştırmalar sonucunda elde edilen bulgular da insanlarda şiddet uygulamanın yapısal olduğu teorisi ile uyuşmamaktadır. Örneğin; Portekiz, İsrail, Tuna Vadisi, Sudan ve Bavyera’da yapılan kazılarda bulunan avcı toplayıcı insan kemikleri incelendiğinde her bölgede farklı oranda insanın şiddet uygulanarak öldürüldüğü tespit edilmiştir. Bu da avcı toplayıcılık döneminden itibaren değişik toplumların birbirinden çok değişik oranlarda şiddet uyguladığını göstermektedir. Eğer insanların şiddet uygulama eğilimi yapısal bir sebepten kaynaklanmış olsaydı bu oranların her yerde birbirine yakın çıkması beklenirdi.
     Demek ki şiddet uygulamanın temelinde yapısal özelliklerden başka farklı bazı sebepler aramak gerekmektedir. Bu sebepler aranırken bakılacak yer, konuya başlarken belirttiğimiz ikinci soruya da yani “Acaba insanlar kendileri dışındaki faktörlerin etkisiyle mi şiddet uygulamak zorunda kalmaktadırlar?’’ sorusuna cevap aranmasını gerektirmektedir. İşte bu soruya cevap vermek için birçok araştırmacı konuyu incelemiş ve bunun sonucunda bazı teoriler ortaya atılmıştır.
     Bu konuda ortaya atılan önemli teorilerden biri “toprak sahiplenme’’ teorisidir. Buna göre saldırganlık doğal bir dürtüdür. Enerjisini organizmadan alır ve tahrik edildiğinde harekete geçerek boşalır. Ancak hayvanların çoğunda hemcinslerinin saldırganlığını yatıştırma yeteneği vardır. Geri çekilme ve boyun eğme belirtileri göstererek hemcinslerini yatıştırırlar. Bu özellik önceleri insanlarda da vardı ancak insanlar, avlanmak için silah yapmayı öğrenince daha bol gıda almışlar, bol gıda alınca daha hızlı üreyerek oldukça kalabalıklaşmışlar ve böylece mevcut topraklar artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için yetersiz kalmıştır. Bu sebeple bireyler, sahip oldukları toprakları koruyabilmek için diğerlerini öldürmeye başlamışlardır. Bunun sonucunda da insanlar arasındaki mesafe artmış ve insanoğlu yaşamını sürdürmek için başka hayvanları öldüren bir avcı olmaktan çıkarak hemcinslerini öldüren bir saldırgan haline gelmiştir.
     Bu teoriden yola çıkan bir başka düşünceye göre ise insanlar toplu halde avlanmanın daha iyi sonuç verdiğini keşfedince, tıpkı sürüler halinde ava çıkan hayvanlar gibi davranmaya başlamışlar ve av organizasyonlarıyla bir araya gelen bu insanlar kendi topraklarına giren veya işlerine karışan diğer insanlara karşı saldırgan davranışlar içine girmişlerdir. Ancak antropoloji alanında yapılan bazı araştırmalarda, tüm insanlık için genel bir teori olarak ortaya atılan bu iddiaların, her toplum için doğru olmadığı ortaya çıkmıştır. Örneğin Polinezya Adalarında ve özellikle de Paskalya Adası’nda yapılan araştırmalara bakılınca bu teorinin bu bölgede geçerli olmadığı anlaşılmaktadır. Bu adalardaki halklar binlerce yıl barış içinde yaşadıktan sonra, gıda miktarında bir artış olmadan nüfusta ortaya çıkan artış bu durumu tamamen değiştirmiştir.
     Burada nüfus arttıkça ormanlar tarım için kesilmiş, bunun sonucunda yağışlar azalmış ve bu da gıda üretimini daha da azaltmıştır. Ormanlar kesilince tekne yapımı için çok az ağaç kaldığından balıkçılık yaparak gıda temin etmek zorlaşmış ve bunun sonucunda mevcut barışçıl yapı aniden değişmiştir. Binlerce yıl barış içinde yaşayan ada halkı ikiye bölünerek birbirleriyle vahşi bir ölüm kalım savaşına girişmiş ve adaların birbirine çok uzak olması sebebiyle taraflar için bir kaçış yeri olmadığından bu iki grup, birbirlerini yok etme noktasına getirene kadar savaşmaya devam etmişlerdir. Görüldüğü gibi gıda artışının yarattığı nüfus artışı iddiasının tersine burada nüfus artışının yarattığı gıda yetersizliği ve insan eliyle doğal çevrede yapılan tahribat sonucunda ortaya çıkan iklim değişikliği şiddete sebep olmuştur. Ayrıca bu adalarda, toprak sahiplenme teorisinde iddia edildiği gibi silahların icadı savaşa sebep olmamış tam aksine insanlar birbirlerine şiddet uygulamaya karar verdikten sonra yanardağ yataklarından topladıkları camlaşmış taşlarla silah yapmaya başlamışlardır. Bu bölgedeki savaşın ve şiddetin toplu olarak avlanmakla da bir ilgisi görülmemiştir.
     Aynı durum Zulularda da yaşanmıştır. 14. Yüzyılda Avrupalı kâşiflerin karşılaştığı Zulular, oldukça barışçı ve şiddetten uzak bir şekilde yaşarlarken, 18. Yüzyılın sonlarında yaşam şartları değişmeye başlayınca saldırganlık davranışları artmaya başlamıştır. Önce, hayvancılıkla uğraşan kabilelerin servet ölçüsü olarak kabul edilen sürülerinin sayısı, verimli otlakların beslenmelerini sağlayamayacağı kadar çok artmıştır. Fakat bölgelerini çevreleyen araziler başka alanlara açılmalarına uygun olmadığından yeni otlak bulmaları mümkün olmamış ve bunun sonucunda toplumda şiddet eğilimleri ortaya çıkmıştır. Shaka adında bir lider gençleri askeri birlikler halinde teşkilatlandırmayı başarınca barışçılıklarıyla tanınan kabileler dünyanın en korkunç savaşçılarına dönüşmüşlerdir.
     Buna benzer başka birçok örneğin daha tespit edilmesi bu teorinin doğruluğunu sorgulanır hale getirmiştir. Bu sebeple doğallık temelli bu teorilere karşı bazı antropologlar tarafından “eğitim kuramı’’ adıyla farklı bir teori ortaya atılmıştır. Bu teoriyi ortaya atanlar, insanın üst değerlerinin alt değerlerinden daha üstün olduğunu ve işbirliğine daha yatkın toplumlar kurabileceğini öne sürmüşlerdir. Fakat bu teori çok fazla taraftar bulamamıştır.
      Bundan sonra daha fazla taraftar toplayan “kültürel saptama’’ adıyla bir teori ortaya çıkmıştır. Bu teoriye göre saldırganlığı belirleyen temel öge kültürdür ve bazı toplumlar daha baskıcı bir kültüre sahiplerken bazıları ise daha uysal bir kültüre sahiptirler. Bu sebeple saldırganlık toplumdan topluma değişmektedir.
     Bu teoriyi daha ayrıntılı bir şekilde araştırmaya girişen “yapısal işlevciler’’ konuyu yeni bir aşamaya taşımışlardır. Bunlara göre her toplum biçimi bulunduğu ortama uyum göstermenin bir işlevidir. Dolayısıyla şiddet te yaşanılan ortamın gereklerine göre şekillenir. Yani insan toplulukları yaşadıkları çevreye göre bir toplumsal yapı oluştururlar ve bu yapı şiddet uygulama düzeyini belirler.
     Görüldüğü gibi bu teoriler şiddetin kaynağını tam olarak açıklamasalar da toplumlar arasındaki şiddet ve saldırganlık eğilimlerindeki farklılıklar konusunda oldukça mantıklı yaklaşımlar sunmaktadırlar. Çünkü hayvanların davranışları tamamen genlerinden kaynaklanmasına rağmen eğitim kuramı savunucularının da iddia ettiği gibi insanlar davranışlarının çoğunu sonradan öğrenirler. Bu sebeple hayvanların davranışları genellikle kısa süreler içinde değişmezken insanlar herhangi bir çevresel veya genetik değişime ihtiyaç duymadan yeni davranışlar geliştirebilirler ve bunları gelecek nesillere aktarabilirler. Öte yandan insanların diğer hayvanlardan farklı olarak değişen ihtiyaçlara göre davranışlarını yenileyebilme yeteneğine sahip olması toplumlarda kültürel devrimin yolunu açmıştır.
     Bu sebeple her bölgede, değişik coğrafya ve iklim özelliklerine uyumdan kaynaklanan değişik kültürler ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda Amerikan yerlileri ve Avusturalya aborjinlerinde sık sık toplu çatışmalar görülürken Hebritliler gibi bazı toplumlarda ise iki düşman grup karşı karşıya geldiğinde hepsinin birbirleriyle savaşması yerine her gruptan seçilen birer kişinin düellosu ile yapılan gösteri niteliğindeki savaşlar ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla şiddet ve saldırganlığın toplumdan topluma değişmesinin eğitim ve kültürün bir sonucu olduğu söylenebilir.
     Bu konuda daha kesin bir yargıya varan bazı araştırmacılar insanın kendilerini nasıl yönettikleri konusunda kültürün en önemli etken olduğuna, bu sebeple savaşın da kültürün bir göstergesi olduğuna ve hatta bazı toplumlarda kültürün kendisi olduğuna inanmaktadır. Ancak kültür herhangi bir toplumda şiddetin boyutunu belirleyen bir etki yaratsa da sürekli bir barış ortamının sağlanmasını garanti edemez. Çünkü kültür de insanın yaşadığı çevreye bağlı olarak değiştiği için çevredeki değişimlerin yarattığı yeni ihtiyaçlar kültürü değiştirdiği anda Polinezya Adalarında veya Zulularda olduğu gibi uzun süredir barışçı bir kültüre sahip olan insan toplulukları aniden tam tersi istikamette davranabilmektedirler.
     1960’lı yıllardan itibaren bazı antropologlar ise çatışma ve saldırganlık kavramını yukarıda açıklanmaya çalışılan teorilerden farklı olarak ekonomik terimler üzerinden açıklanmaya başlamışlardır. Buna göre, insanlar daha çok gıda tüketme imkânı bulunca bu durum hızlı nüfus artışına, nüfus artışı rekabete ve rekabet de çıkar çatışmalarına sebep olmuştur. Bu durum ise beraberinde şiddet eylemlerinde artışı getirmiştir. İnsanlar daha çok gıda tüketme imkânına ancak tarım devriminden sonra kavuşmuşlardır. Dolayısıyla bu teoriye göre insanlarda şiddet uygulamanın tarım devrimi ile arttığı söylenebilir. Zaten bazı araştırmacılar da insanlar arasında şiddetin tarım devriminden sonra arttığını iddia etmektedirler.
     Bu araştırmacılara göre ilk çiftçiler muhtemelen avcı toplayıcılardan daha vahşiydiler. Çünkü hem başkalarından korumak zorunda oldukları daha fazla eşyaları, hem de ekmek için daha fazla toprağa ihtiyaçları vardı. Bu da rekabetin ve dolayısıyla çatışmaların artması için yeterli olmuş olabilir. Öte yandan tarım toplumlarındaki yeni yaşam biçiminin yapısı da düşmanca karşılaşmaların daha fazla oranda karşılıklı şiddet uygulaması ile sonuçlanmasına sebep oluyordu. Avcı toplayıcı bir grup diğerine saldırdığında, saldırıya uğrayan grup çatışmadan kaçabilirdi fakat tarım toplumlarında komşu kabileler birbirlerinin tarım alanlarına saldırınca kaçmaya veya uzlaşmaya yer olmuyordu. Çünkü herhangi bir insan grubu, tarım yapan bir topluma saldırdığında, kaçmak aynı zamanda aç kalmak anlamına geleceğinden saldırıya uğrayanlar kaçmak yerine yerleşim yerlerinde kalıp savaşmak zorundaydılar.
     Bunların dışında tarım toplumlarının şiddet olaylarının artmasına sebep olan bir başka özelliği de çiftçilerin kendi ihtiyaçlarından daha fazla gıda üretmeleridir. Çünkü ihtiyacından daha çok gıda üretmek, bu insanların katlanarak çoğalmasına sebep olmuş ve nüfus hızla artınca büyük yerleşim yerleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, bu yerleşim yerlerinin idaresi için bazı politik ve toplumsal sistemler ortaya çıkmış ve bu sistemleri yönetmek için ortaya çıkan yöneticiler ve seçkinler çiftçilerin ürettiği fazla gıdayla beslenmeye başlamışlardır. El konan fazla gıdanın bir kısmıyla da bu sistemlerin korunabilmesi için gerekli olan askerler beslenmişlerdir. Bu durum ise savaşların artmasına sebep olmuştur.
     Yapılan kazılarda elde edilen insan kemikleri incelendiğinde, bu iddiaların gerçeğe oldukça uygun olduğu anlaşılmaktadır. Bulunan kemikler üzerinde yapılan araştırmalara göre tarım toplumlarında şiddet yüzünden ölenler avcı toplayıcılara göre çok fazla artarak toplam nüfusun %15’ine, erkek nüfusunun ise %25’ine varabilmektedir. Öte yandan tarım devrimi kalabalık şehirler ortaya çıkardıkça insanlar, büyük tanrılar ve anavatanlar hakkında hikâyeler icat ederek ihtiyaç duyulan toplumsal bağları oluşturmuşlardır. Bu da savaşların desteklenmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Böylece kültürler, siyasi sistemler, ideolojiler ve dinler orduların teşkili, bir arada tutulması ve savaşmasını sağlayan birer araç görevi görmüşlerdir.
     Bunlar aynı zamanda insan topluluklarının birer dini veya etnik kimlik kazanmalarına sebep olmuşlardır. Bu sebeple bazı araştırmacılar bu kimliklerin orduları bir arada tutmak için bir vasıta olarak kullanılmasından da öteye gittiğini ve şiddet uygulamanın daha çok kimlik adına yapıldığı ileri sürülmektedirler. Buna göre insanlık tarihinin başlangıcından itibaren her insan grubu kendine has bir kimlik duygusu geliştirmiştir. Her grup sadece kendilerinin gerçek insan olduğunu kabul ettiğinden diğer gruplar yabancı bir tür haline geliyor ve bu gruplara tepeden bakan grup şiddet uygulamayı kendinde bir hak olarak görüyordu.
     Kitle psikolojisi ile ilgili araştırmalar yapan bazı yazarlar ise şiddetin kitle psikolojisinin bir sonucu olduğunu iddia ederek şimdiye kadar açıkladığımız teorilere göre oldukça farklı bir yaklaşım sergilemektedirler. İnsanlar fiziksel olarak yok edilme tehdidiyle yüz yüze olduklarına inanırlar. Bu sebeple başkalarına şiddet uygulamaya ve onları öldürmeye hakları olduğunu savunurlar. Kendilerini tehdit altında hissedenler kısa süre içinde bir araya gelirler ve ortak bir şiddet eylemi için örgütlenirler. Montesquieu de bu iddiayı ortaya atanlara benzer bir şekilde insanların bir araya gelerek toplum halinde yaşamaya başlar başlamaz yalnızken hissettikleri zayıflık duygusunu kaybettiklerini, aralarında eşitsizlikler oluştuğunu ve o andan itibaren savaş durumunun ortaya çıktığını iddia etmektedir.
     Doğal yapı taraftarları gibi tüm bu teorilerde de ortaya atılan iddiaların insan saldırganlığını açıklamakta bir dereceye kadar haklı olduğu söylenebilir. Ancak bunların hiç biri insanlardaki şiddet uygulaması ve saldırganlığın temel sebebini tam olarak açıklayamamaktadır. Çünkü bu teoriler, insanların neden şiddet uyguladıklarını açıklamaktan ziyade tarihi süreç içinde şiddet uygulamalarının ortaya çıkması ve değişik toplumlarda farklı oranlarda yaygınlaşması ile ilgili açıklamalardır.
     Bu teorilerdeki iddialar değerlendirildiğinde şiddetin ve saldırganlığın temelde tek bir sebepten kaynaklandığı anlaşılmaktadır: İhtiyaçların yarattığı zorunluluk. Montesquieu’nün de söylediği gibi doğa kanunları gereğince insan önce varlığını devam ettirmeyi düşünür ve buna göre hareket etmeye ihtiyaç duyar. Bunun için de yiyecek aramaya yönelir. Platon’un (MÖ 427-347) ‘’Devlet’’ isimli eserinde devletin yiyecek teminine yetecek bir toprak elde etmek için savaşmak zorunda olduğunu söylemektedir. Bu düşünürlerin de öne sürdüğü gibi insanlar her zaman yaşayacak güvenli bir alan ve yaşamını sürdürmeye yetecek gıda kaynaklarına ihtiyaç duyarlar. Tüm şiddet uygulamalarının ve çatışmaların temelinde işte bu iki ihtiyacı karşılama güdüsü yatmaktadır.
     Başlangıçta insan nüfusu çok az ancak kaynaklar ve alan çok fazla olduğu için insanlar birbirleriyle çok fazla karşılaşmamış ve dolayısıyla pek fazla çatışmamışlardır. Rousseau’nun da dediği gibi insanlar dünya üzerindeki o ilk bağımsızlıkları içinde yaşarlarken aralarında barış ya da savaş hali kuracak kadar değişmez ilişkiler olmadığı için birbirlerine doğal olarak düşman değildiler. Ne zaman ki insanlar tarım ve hayvancılık yapmaya başlamışlar, yani tarım diye yeni bir faaliyet biçimi ortaya çıkmış işte o zaman insanların şiddet ile ilgili davranışları hızla değişmiştir. Çünkü insanlar, avcı toplayıcı olarak en kurak çölden en soğuk tundralara kadar birçok bölgede yaşayabilirlerken dünya üzerinde tarım yapılacak alanlar oldukça sınırlıdır. Bu alanlara yerleşen insanlar bir de hızla çoğalmaya başlayınca paylaşılacak alan ve gıda oransal olarak giderek azalmıştır. Bu da mevcut kaynaklar ve alan için mücadelelerin artmasına sebep olmuştur.
     Buna rağmen insan, konu çatışma olduğunda rasyonel davranabilen bir canlıdır. Çünkü herhangi bir çatışma, rakibi gibi kendisi için de ölüm veya yaralanma riski taşıdığından insanlar genel olarak mecbur kalmadıkça çatışmaya girmemişlerdir. Yapılan bazı araştırmalarda bu durumun sadece insanlarda değil insana çok benzeyen bir hayvan olan şempanzelerde de benzer şekilde olduğu görülmüştür. 1970 yılında yapılan bir araştırmada şempanzelerin başka bir şempanze topluluğuyla karşı karşıya geldiklerinde ihtiyatlı bir tutum sergiledikleri gözlemlenmiştir. Erkek şempanzeler ilk önce yapılacak bir saldırının getireceklerini ve götüreceklerini hesaplamışlar ve elde edilecek şeyler alınacak riske değer görüldüğünde saldırıya geçmişlerdir. İnceleme yapılan şempanze grupları arasındaki çatışma; bölge, yiyecek ve dişiler için yapılmıştır. Yani şempanzeler, üzerinde rahatça yaşayabilecekleri bir toprak parçası, açlıktan ölmemek için ihtiyaç duydukları gıda maddeleri ve genlerini gelecek nesillere aktarmak ve soylarını devam ettirmek için gerekli eşler için dövüşmüşlerdir.
     Bu durum aslında insan toplulukları arasındaki çatışma sebepleriyle de büyük bir benzerlik göstermektedir. İnsanın şiddet uygulamasının temelinde de bunlara ulaşmak arzusu yatmaktadır. İnsanlar da aynı şempanzeler gibi bunu mümkün olduğu kadar bir çatışmaya girmeden yapmaya çalışsalar da mecbur kaldıkları zaman şiddete başvurmaktan çekinmemektedirler. Yani insanlar için şiddet yapısal özelliklerden kaynaklanan otomatik bir faaliyet veya kültürel bir tercih değil ihtiyaçların ortaya çıkardığı bir zorunluluktur.
     Modern çağlarda insanların gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçları daha fazla karşılanabildiği halde savaşların artması, bu iddiaya tezat teşkil ediyormuş gibi düşünülebilir. Ancak bu durum insan ihtiyaçlarındaki değişimle açıklanabilir. İlk insanla bugünkü insan arasında fark şudur: Kaynaklar her geçen gün azalırken insan ihtiyaçları ise gün geçtikçe artmıştır. Çünkü insanoğlu geliştikçe doğadan ve gerçeklikten kopmuş ve kendine doğal olmayan bir dünya kurmaya başlamıştır. Bu sebeple giderek daha da sanallaşan bu dünyada yaşayan insanların gün geçtikçe daha da sanallaşan ve subjektifleşen yeni ihtiyaçları ortaya çıkmıştır.
     Bu durum insanlar geliştikçe artarak devam etmiştir. Avcı toplayıcı insan elindeki bir mızrak, üzerindeki bir kürk ve avlanıp yiyecek toplamasına yetecek kadar bir toprak ile yetinirken tarım toplumu yaşam biçimine geçen insan, kendisine bir yıl yetecek kadar mahsul üretmek yerine daha fazla üretmek için daha geniş toprakları ele geçirmek istemiştir. 10 koyunla geçimini sağlayabilen bir çoban ise gerçekte ihtiyacı olmadığı halde hep daha fazla koyunu olsun diye çaba göstermiştir. Çünkü avcı toplayıcı için hiçbir anlamı olmayan zenginlik ve bunun yarattığı güç, tarım toplumunda birçok insan için bir ihtiyaç haline gelmiştir. Günümüzde de, normal olarak herhangi bir araba ulaşım ihtiyacını karşılayabilecekken çoğu insan elindekinden daha pahalı ve lüks bir arabaya ihtiyaç duymaktadır.

Saygılar sunarım.

Not: Bu yazıyı beğendiyseniz alttaki butondan facebook, twitter, pinterest ve G+ tuşlarına basarak arkadaşlarınızla paylaşırsanız sevinirim. Teşekkürler.