.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

13 Mayıs 2016 Cuma

Savaş bir tercih değil bir zorunluluktur. (The war is not a preference, İt is an inevitability.)





Savaş ile ilgili düşüncelerimi, akademik bir formatta değil de daha çok deneme tarzında burada anlatmaya çalışacağım. Metinde geçen hususlar tamamen benim şahsi düşüncelerim olup herhangi bir kurum veya kişiyi bağlamamaktadır. Yazımı okuyanların mutlaka konu hakkında farklı düşünceleri olacaktır. Bunları yorum olarak yazarlarsa memnun olurum.

Savaş bir tercih değil bir zorunluluktur. (The war is not a preference, İt is an inevitability.)
Dünyaya gelen her canlı; yaşamak, büyümek, üremek ve gelişmek ister. Bu durum, canlıların doğasında vardır. Bunları yapabilmek için canlılar enerjiye, yani, yiyeceğe ihtiyaç duyarlar. Canlılar esas olarak doğada var olan mineralleri, diğer canlıları ve onların artıklarını yiyerek bu ihtiyaçlarını karşılarlar. Canlılar diğer bazı canlı türlerini yiyerek hayatını devam ettirirken aynı zamanda kendileri de bazı başka canlıların yemeği konumundadırlar. Yani her canlı bir avcı ve aynı zamanda bir avdır. Mesela, sabah erkenden kalkıp kahvaltı için bir fare arayan bir yılan aynı zamanda bir kartalın kahvaltı mönüsündedir. Bu sebeple canlılar hem avlanmak ve hem de avcısından korunmak zorundadır. Canlılar için hayat demek mücadele demektir ve bu mücadele sürecinde her canlı yaşamak için hem kendini savunan hem de diğer canlılara saldıran acımasız bir savaşçı olmak zorundadır.
Konu hayatta kalmak olduğu zaman ilk olarak birini mideye indirmek yerine öncelikle birilerinin midesine inmemeye çalışmak esastır. Bunun için de canlılar evrim süreci içinde avcılarına karşı kendilerini korumak için bazı yetenekler ve yöntemler geliştirmişlerdir. Bunlar genelde pasif ama bazen de bir takım aktif tedbirleri gerektirir. Av olmamak için geliştirilen bu yetenekler ve alınan tedbirler temelde savunma niteliklidir. Bu tedbirlere kısaca savunmacı yaklaşım diyebiliriz.
Bu yeteneklere örnek verecek olursak; bazı bitkiler ot oburlar tarafından yenilmemek için sert odunsu gövdelere sahipken bazılarının kendilerini yiyecek olanların ağzına ve diline batarak onlara zarar verecek dikenleri vardır. Bazı bitkilerin yapraklarının ve meyvelerinin tadı acı veya zehirli iken bazıları da her şeye rağmen genetik mirasını gelecek kuşaklara aktarabilmek için hem kök ve dallarından, hem de meyvelerinin çekirdeklerinden çoğalabilmektedir.
Bu durum bitkilerde olduğu gibi hayvanlarda da benzer şekilde yürümektedir. Mesela bazı balıklar kumların içine gömülerek kendilerini gizleyebilirken, bazıları da bulunduğu ortamda fark edilmemek için o ortamın renk ve şekillerine bürünebilmektedir. Bazılarının ise; içine saklanabilecekleri sert kabukları veya keskin dikenleri varken diğer bazılarının kuyruklarında ve vücutlarının değişik yerlerinde bulunan, saldırganları sersemletecek veya öldürebilecek zehirleri veya elektrik şoku verebilecek dikenleri gibi daha aktif savunma sağlayan bazı sistemleri vardır.
Aynı şeyler karada yaşayan hayvanlar için de geçerlidir. Kaplumbağanın onu koruyan sert bir dış kabuğu varken kirpinin dikenleri, ineğin boynuzları vardır. Bazı kara canlılarında bunların hiçbiri olmamasına rağmen onlar diğer hayvanlara göre oldukça hızlı koşabilmekte ve avcılarından kaçarak kurtulabilmektedirler.
Canlılar aynı şekilde yiyecek temini için bazı saldırı yetenekleri de geliştirmişlerdir. Kartal ve şahin gibi bazı hayvanlar çok yükseklerde uçarken küçük hayvanların hareketlerini görebilecek keskin bir görüş yeteneğine, çakallar leş kokusunu kilometrelerce uzaktan alabilecek koku alma yeteneğine, diğer et oburlar avlarını yakalayabilecek kadar hızlı koşma kabiliyetine, ayrıca onları öldürüp parçalayabilecek keskin dişlere sahip olmuşlardır. Bunlara da taarruzi yaklaşım diyelim.
Besin zincirinde av veya avcı olma ikileminde zamanla bazı çeşitlenmeler ortaya çıkmış ve beslenme alışkanlığına göre türler birbirinden ayrılmışlardır. Bazı canlılar sadece bitkilerle beslenmeye (otobur), bazıları hayvanlarla beslenmeye (etobur), ayı ve insan gibi bazıları da hem bitkiler ve hem de hayvanlarla beslenmeye (hepobur) başlamışlardır. Hepobur canlılar genellikle hayvanlar olmasına rağmen hepobur olan az sayıda bitki türü de vardır. Bitkilerin çoğu, genellikle toprakta bulunan mineraller ile bitki ve hayvan ölüleri veya artıklarının toprağa karışmasıyla oluşan besinlerle beslenmektedir.
Canlıların yaşaması ve türlerinin devamlılığını sürdürmesinde temel unsur besin kaynakları olduğundan tüm canlılar savunma ve saldırı sitemlerini beslendikleri veya kendileriyle beslenen canlı türlerine göre geliştirmişlerdir. Canlılar kendileri ile beslenen diğer canlılara karşı savunma sistemlerini ve kendilerinin beslendikleri canlılara karşı saldırı sistemlerini evrim süreci içinde sürekli olarak geliştirmeye devam etmiş ve başarılı olan türler günümüze kadar gelebilmiş, tekamül sürecinde yetersiz kalan türler ise yok olup gitmişlerdir. Bugün yaşayan tüm canlılar bu tekamül sürecine halen aralıksız olarak devam etmektedir.
Bu av ve avcı olma süreci, basit ve müstakil yaşayan canlılarda bireysel bazda devam ederken gelişmiş canlı türlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte bazı canlılar topluluklar halinde yaşamaya başlamışlar ve bu topluluklar mücadele yöntemlerini karşılıklı iş bölümü veya işbirliği içinde kolektif bir şekilde yürütmüşlerdir.
Türdeş canlılar, topluluklar halinde yaşamaya başladıkça avlanma ve avcıya karşı savunma da daha sistemli ve kolektif bir şekilde icra edilir hale gelmiştir. Bazı canlı türleri sınırlı sayıda bireylerden oluşan aile toplulukları halinde yaşamaya devam ederken bazı türler ise zamanla sayıları milyonlara varan topluluklar oluşturmuşlardır. Topluluk halinde yaşama sürecinde en büyük başarıyı insanoğlu göstermiş olsa da başka bazı canlı türleri de oldukça düzenli işleyen ve belirli bir sistem kurmayı başarabilen topluluklar oluşturabilmişlerdir. Bu toplulukların gelişimi, beslenmeyi ve savunmayı belli bir iş bölümü içinde kolektif bir şekilde icra edilir hale getirmiştir. Böylece toplu yaşama alışkanlığı kazanan, başta insanoğlu olmak üzere, karıncalar ve arılar gibi bazı topluluklar oldukça gelişmiş ve aksaksız işleyen bir sosyal düzen kurabilmişlerdir.
Kurulan sosyal düzen ve geliştirilen yaşam tarzına göre bu topluluklarda ihtisaslaşma ve sınıflaşma, yani ayrı işlevleri yerine getiren meslek grupları oluşmuştur. Mesela bal arısı kolonileri; kovanı yöneten, sistemin merkezi gücünü oluşturan (aynı zamanda klanın devamlılığını sağlayacak yeni nesillerin yetiştirilmesi için yumurtlayan) bir kraliçe arı, kovanın gıda ihtiyacını karşılayan bir üretici/işçi arı sınıfı ve kovanı, ona sahip olmak isteyebilecek ya da kovan mensupları veya gıda stoklarını yemek için saldırabilecek başka türlere karşı savunma yapan bir asker arı sınıfı oluşturmuşlardır.
Bu sınıflaşma ve ihtisaslaşma bir yuva veya kovanda kalmayan fakat uygun yaşam imkânı sağlayan bir bölgede yaşayan maymun türleri gibi canlılarda da, en güçlünün lider olduğu ve bölgelerine girebilecek hem yabancı, hem de aynı türden canlıları uzaklaştırmaya çalışan sürünün tüm yetişkinlerinden oluşan bir asker sınıfı oluşmuştur.
Burada dikkat çekici olan, topluluklar halinde yaşayan canlıların birbirlerinden oldukça farklı sosyal sistemler kurmuş olmalarıdır. Buna, esas olarak bu canlı türlerinin evrim sürecinde edindikleri fiziksel özellikler ile üretim ve üreme ilişkilerinde ortaya çıkan farklılıklar sebep olmuş olmalıdır. Sınırlanmış bir alan olan kovanda yaşayan ve üreme, savunma, üretme gibi yeteneklere sahip olanların daha doğuştan belli olduğu arı kolonilerinde daha kesin ve katı bir sınıflaşma varken, daha geniş ve sınırları kesin olarak belli olmayan bir alanda yaşayan ve erkek veya dişi olmaktan başka doğuştan gelen hiçbir ayırt edici özelliğin olmadığı maymun topluluklarında katı bir hiyerarşi ve sınıfsal yapı oluşmamıştır. Bu tür topluluklarda lider en güçlü olan ve bunu uygulamalı olarak diğerlerine ispatlayan birey olurken belli bir ürün üretilmediğinden ve yaşadıkları alanda bulunan gıdalarla beslendiklerinden işbölümü de daha az gelişmiştir.  Bu sınıfsız ve üretim-tüketim açısından bağımsız hareket eden grupta ortak olan tek konu savunma ve saldırı olduğundan bunlar arıların aksine adeta asker toplumlar olarak yaşamaktadırlar.
Topluluklar halinde yaşayan bu canlı grupları önceleri, sayıları çok az olduğundan, sadece doğal düşmanlarına karşı mücadele ederlerken benzer toplulukların sayısı ve bu toplulukların nüfusları arttıkça yaşam alanları da daralmış ve artık birbirlerine daha yakın ve sınırları daha belirsiz olarak çoğu zaman birbirlerine karışmış halde yaşamaya başlamışlardır. Bu durum önceki savunma ve saldırı alışkanlıklarını değiştirmiş, tehdit kaynaklarını artırmış ve mevcut tehdidi büyütmüştür. Bu ise belli bir noktadan sonra bu grupların hemcinsleri ile de yaşam alanları ve kaynaklar için mücadele etmesini zorunlu hale getirmiştir. Bunun bir sonucu olarak, artık aynı türlerden farklı topluluklar arasında da amansız bir mücadele yaşanmaya başlanmıştır.
Buna örnek verecek olursak; bazı kovanı olmayan arı topluluklarının, kraliçesi çeşitli sebeplerle ölmüş olduğundan başsız kalmış veya yine değişik sebeplerle nüfusları azalmış kovanlara saldırarak buraları ele geçirdikleri görülmektedir. Afrika’da yapılan bazı gözlemlerde, nüfusları artmış olan ve artık yaşam alanları ve besin kaynakları kendilerine yetersiz gelmeye başlayan maymun sürülerinin, sürü lideri yönetiminde, belli bir saldırı planı ve stratejisi uygulayarak, göz koydukları komşu alanlarda yaşayan maymun sürülerine baskın şeklinde saldırarak onları öldürdükleri veya kaçmak zorunda bıraktıkları, ondan sonra da yendikleri sürünün yaşam alanını işgal ederek kendi yaşam alanlarının sınırlarını genişlettikleri görülmüştür.
Bunlardan da anlaşıldığı gibi her canlı türü, yaşamak, çoğalmak ve kendi genlerini gelecek kuşaklara aktarabilmek için gerek bireysel, gerekse topluluk halinde; kendi düşmanları olan türlere karşı savunma veya saldırılar yapmakta, nüfus artışı ve kaynakların yetersiz olması gibi durumlarda saldırılarını kendi cinslerinden olan topluluklara da yöneltebilmektedir. Bunda başarılı olanlar savaşı kazanmakta ve türlerini devam ettirmekte başarısız olanlar ise ya diğer bölgelere göç etmekte veya yok olmaktadırlar.
Aynı şey gıda bulmak ve bu maksatla mücadele etmek için de geçerlidir. Bu konuyu bir örnekle açıklamaya çalışalım. Farz edelim ki bir belgesel kanalında Afrika’daki doğal yaşamı anlatan bir belgesel seyrediyoruz. Bu kanalda gösterilen belgesellerin çoğunda olduğu gibi bu programda da, yaz ortasında, artık neredeyse tamamen kurumuş olan sarı otlar arasında başlayan görüntüde, yavaş yavaş, nispeten küçük bir su birikintisinin kenarında henüz yeşilliklerini koruyan otlarla dolu bir düzlükte bir ceylan sürüsünün otladığı görülmektedir. Canlı ve sulu bitkileri, onların yapraklarının arkalarına sığınmış birçok parazit, böcek, sinek gibi küçük hayvanlarla beraber koparıp ağızlarında parçalayan ceylanlar karınlarını doyurmaktadırlar.
Bu görüntüyü hiç birimiz yadırgamayız. Ceylanlar ot oburdurlar ve doğalarında olduğu gibi otlarla beslenmektedirler. Bir parçalarını veya tamamını yedikleri bitkileri yemeleri kadar doğal bir şey olamaz. O bitkilerin üzerindeki küçük hayvanları fark edemediklerinden onları da midelerine götürmeleri çok yadırganacak bir durum değildir. Otları katleden ceylanların yaptığında iğrenç veya kötü bir şey yoktur. Yaşamak için beslenmek zorundadırlar. Ve onlar da doğalarına uygun olanı yapmaktadırlar.
Fakat kamera ceylan sürüsünün değişik açılardan görüntülerini verdikçe bu sürünün bir yandan da otlamakla hiç ilgisi olmayan bazı davranışlar içinde olduğu fark edilir. Ceylan sürüsü dairevi bir şekil almış ve bir yandan otlarken diğer yandan da başka ot oburların kendi otladıkları verimli meraya girmesini engellemeye çalışmaktadır. Sürünün lider takımı, genellikle de erkekler boynuzlarını göstererek, bazı vücut hareketleri ve mimiklerle diğer ot oburlara bu otlağın kendilerine ait olduğunu ve otlak için mücadele edeceklerini göstermekte, onları güç gösterileriyle tehdit ederek kaçırmaya çalışmaktadır. Hatta kendi sürülerinden olmayan bazı ceylanlar veya başka türlerden ot oburlar otlağa girmeye çalışınca boynuzlarını kullanarak onlara saldırmaktadır. Öte yandan karnını doyuran bazı erkek ceylanlar sürünün içindeki diğer ceylanlarla sürü liderliği ve dişileri döllemek için mücadeleye başlarlar. Her erkek sürünün geleceğini oluşturacak nesillerin kendi genlerini taşıması için bazen ölümcül olabilecek bir mücadeleye girişir.
Bu durumu da pek yadırgamayız. Çünkü ot miktarı sınırlıdır ve eğer bu otlağı diğer ot oburlarla paylaşırlarsa yetersiz beslenme yüzünden kendi sürülerindeki zayıf bazı ceylanlar ve yavrular ölecektir. Kendi yakınlarının yaşamı için diğerlerine meydan okumaları çok doğal bir davranış biçimidir. Sürü içindeki erkeklerin birbirleriyle olan mücadelesi de, bundan güdülen amaç göz önüne alındığında çok normal görünür.
Derken kamera civarda dolaşarak sürünün yakın çevresinden görüntüler vermeye başlar. Birdenbire çalılar arasında gizlenmiş bir erkek ve bir dişi aslan ile yanlarında kısa süre önce doğmuş yavruları görünür. Aslanlar uzun süredir et yiyemediklerinden zayıflamışlardır. Uzun süredir aç olduğu için yeterince süt veremeyen dişi aslan yavrularını emziremediğinden, yavrular da bitkin durumdadır. Eğer yeterli besin alamazlarsa yakında ölmeleri kaçınılmaz görünmektedir. Bu ölüm kalım anında yetişkin aslanların önlerinde büyük bir fırsat vardır. Ceylan sürüsünden en az bir ceylanı öldürüp beslenebilirlerse hem kendileri hem de yavruları yaşamak için yeni bir şansa sahip olacaktır.
Anne ve baba aslanlar tüm avcılık deneyimlerini kullanarak en uygun istikametten, otlar arasına gizlenerek, sessizce ceylan sürüsüne doğru yaklaşmaya başlarlar. Gözlerine sürüde yakalayabilecekleri birer ceylanı kestirirler. Uygun mesafeye geldiklerinde bir ok gibi yerlerinden fırlayarak son güçleriyle hedeflerine doğru koşmaya başlarlar. Artık bir ölüm kalım savaşı başlamıştır. Sadece kaçan ceylanlar için değil, kovalayan aslanlar için de bir ölüm kalım savaşıdır bu. Aslanlar daha hızlı koşar da en az bir ceylanı yakalarlarsa bu günkü yiyeceklerini bulan aslan ailesi yaşayacak, ceylanlar daha hızlı koşarlarsa da ceylanlar yaşamaya devam edeceklerdir.
Bu belgesellerde aslanlardan en az biri çoğunlukla avını yakalar. Şimdi bu durumda ne olduğunu hayal edelim. Diğer aslan ve aslan yavruları ölü ceylanın yanına gelirler. Dişleriyle ceylanı parçalayarak yemeye başlarlar. Bir yandan da etrafı gözetler ve ara sıra biraz uzağa giderek etrafta başka et obur olup olmadığını kontrol ederler. Tehlike sadece başka et oburların gelip avlarını çalmaları veya ortak olmak istemeleri değildir. Diğer et oburlar, yavruları için de tehlikelidir. Çünkü onlar da en az ceylanlar kadar savunmasız ve diğer et oburlar için en az ceylanlar kadar lezzetli birer yiyecektir.
Bu aşamada çoğumuzun içinde biraz da olsa bir acıma duygusu oluşur. Biraz önce otları ve onlarla beraber küçük böcekleri ceylanların yemesi bizi hiç rahatsız etmezken şimdi kendi boyutlarımıza daha yakın ve bizim gibi fiziksel saldırılarda kullanılacak hiçbir organı bulunmaya bir ceylanın öldürülmesine istem dışı olarak üzülürüz. Bu üzüntü; belki kültürümüzde ceylanın bir masumiyet simgesi gibi görünmesinden, belki kendimizi bilinçsiz bir şekilde ceylanlarla özdeşleştirdiğimizden, belki çok eski çağlarda bizim atalarımızın da böyle yırtıcılar tarafından öldürülerek yendiğini genetik aktarım vasıtasıyla bilinçsiz bir şekilde hatırladığımızdan veya belki de sadece kan gördüğümüzden ve kanın bize ölümü hatırlatmasından ama kesin olan bir şey varsa mantığımızdan değil duygularımızdan kaynaklanan bir durumdur. Hâlbuki biraz mantıklı düşününce şartların eşit olduğu görülür. Kim hızlı koşarsa o yaşayacak diğeri ölecektir. Bu sefer aslan daha hızlı koşmuş ve ceylan ölmüştür. Belki de bir dahaki sefere bir başka ceylan sürüsü daha hızlı koşacak ve aslanlardan biri veya daha fazlası açlıktan ölecektir. Yani aslan kovalarken ne kadar vahşi ve saldırgansa, ceylan da kaçarken en az o kadar saldırgan ve ölümcüldür. İkisinin de yaptığında bir anormallik yoktur. İkisi de diğerinin hayatı pahasına kendi hayatı için mücadele etmektedir.
Fakat belgeselde henüz her şey bitmiş değildir. Aynı ceylan sürüsünü gözetleyen başka aslanlar ve farklı türlerden başka et oburlar da vardır. Bu iki aslan onlardan erken saldırınca ceylan sürüsü kaçmış ve onlar herhangi bir ceylan avlayamamışlardır. Onlar da en az yakaladıkları ceylanı yemekle meşgul olan aslan ailesi kadar açtırlar. Önce diğer aslanlar ardından da çakallar, sırtlanlar ve hatta akbabalar ve kuzgunlar ölü ceylana doğru yaklaşırlar.
Aslan ailesi onlar yaklaşana kadar birkaç lokma daha yerler ve yavrularını tehlikeye atmamak için fazla mücadele etmeden ceylandan kalanları terk ederek oradan uzaklaşırlar. Artık sırtlanlarla, ceylandan kalanları yemeye gelen diğer aslanlar arasında bir mücadele başlamıştır. Konuyu daha fazla uzatmaya gerek yok. Bu döngü bu şekilde devam edip gider. 
Burada anlatmaya çalıştığımız doğada tüm canlıların hayatta kalmak için her gün durmadan mücadele ettiği ve savaştığıdır. Canlılar her gün yaşam mücadelesi için savaşırlar, öldürürler veya ölürler. İnsan da doğanın bir parçasıdır. Bu sebeple diğer canlılarla aynı şartlara bağımlıdır. Yani her canlı gibi insanlar da hayatta kaldıkları her gün için bazı başka canlıların ve hatta bazen de hemcinslerinin ölümünden sorumludur.
Bu şekilde düşününce şunun açık olduğu görülür ki hiçbir canlı (bazı seri katiller, psikopatlar, cinnet geçirenler vb. hariç) sadece öldürmek için öldürmez veya öldürmekten zevk almaz. Konu sadece hayatta kalma meselesidir. Dolayısıyla, yaşamak için savaşmak ve ölmemek için öldürmek zorunlu olduğu durumlarda savaşmak hiç yanlış bir şey değildir. Yanlış olmadığı için kötü bir şey de değildir. Bu durum ahlaki veya dini bir konu da değildir. Çünkü savaşmak insanın isteyerek yaptığı bir tercih değildir. Doğaldır ve saf bir zorunluluktan, yaşamaya devam etme içgüdüsünden kaynaklanmaktadır.
Bu gün insanoğlu büyük oranda doğadan kopmuştur. Köylerde, kasabalarda ve şehirlerde, doğadan kısmen yalıtılmış yapay ortamlarda yaşamaktadır. Bu sebeple diğer canlılarla doğrudan karşı karşıya gelme ve mücadele etme olasılığı azalmıştır. Genelde, insanoğlu diğer canlılarla olan mücadelede oldukça ileri gitmiş ve artık diğer canlılar büyük oranda insanoğluna doğrudan tehdit oluşturabilme yeteneklerini kaybetmişlerdir. Ancak başta Güney Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya olmak üzere, az da olsa çok eski dönemlerdeki gibi doğayla iç içe yaşayan ilkel kabileler ile yine dünyanın değişik bölgelerinde, bu kabileler kadar olmasa da, hala doğadan tamamen kopmamış göçebe ve yarı göçebe kabileler vardır. Fakat bu kabileler de, artık doğadaki diğer canlıların köklü bir mücadeleye giremeyeceği kadar gelişmiş silah, araç, gereç ve yeteneklere sahiptirler. Denilebilir ki insanoğlu diğer tüm canlı türlerine karşı büyük bir üstünlük sağlamıştır.
Bu üstünlük sadece karşılıklı gelişmişlik oranları ile de sınırlı değildir. İnsanoğlu diğer canlılara istediği gibi davranabilmekte ve onları büyük oranda kontrol edebilmektedir. Dünyanın çoğu bölgesinde diğer canlıların yaşam alanları insanoğlu tarafından kontrol altına alınmış, birçok bitki ve hayvan türü evcilleştirilerek insanoğlunun yaşamının devamı için kullanılan unsurlar haline getirilmiş, hatta birçok canlı türü insanlar tarafından ihtiyaçlara göre kontrollü bir şekilde üretilmekte ve tüketilmektedir.
Ancak insan nüfusu çok fazla artmış, buna paralel olarak insanoğlu geliştikçe ihtiyaçlar da artmış ve çeşitlenmiştir. Buna karşılık kaynaklar aynı şekilde bir artış göstermemiştir. Özellikle enerji ve hammadde kaynakları dünyanın bazı bölgelerinde toplanmış ve sınırlı miktarda olduğundan şimdi mücadele bu kaynakları elde etme yolunda yapılmaktadır. Artık insanların diğer canlılarla olan mücadelesi önemini kaybetmiş ama birbirleriyle olan mücadelesinin önemi artmış, boyutları ve çeşitliliği zenginleşmiştir. Bu sebeple insanlar ve onların oluşturduğu kurumlar arasında çatışmalar ve savaşlar uzun süredir birinci öncelikli mesele haline gelmiştir. Bu savaşlar eski klasik silahlı mücadele boyutundan insanlarla insanlar, insanlarla şirketler, şirketlerle diğer şirketler, cemaatler, tarikatlar, siyasi partiler ve oluşumlar arasında da oldukça kızışmış ve klasik anlamdaki devletlerle devletler arasındaki savaş artık şekil değiştirerek topyekûn bir hal almıştır.
Bu gelişmelerin sonucu olarak savaşların doğası da değişmiştir. Önceden iki kişi, grup, ordu veya devlet arasında yapılan klasik savaşların yanında siber savaş, ekonomik savaş, kültürel savaş, demografik savaş ve psikolojik savaş gibi bir çok yeni savaş türleri ortaya çıkarak savaş çeşitleri çoğalmış ve savaş araçlarının boyutu ve cinsleri de oldukça karmaşıklaşmıştır.
Ancak bu durum bizi bir yanılgıya sürüklememelidir. Çünkü savaşın boyutu, çeşitleri ve yöntemleri ne kadar değişirse değişsin savaşa sebep olan motivasyonlar hala en ilkel dönemlerdeki ile aynıdır: Yaşamak, güçlenmek, büyümek, çoğalmak vb. Yöntemler değişip çeşitlense de motivasyonlar değişmediğinden savaş halen kaçınılmaz bir yöntem ve zorunluluk olmaya devam etmektedir. Bunun için her ülke güçlü bir orduya sahip olmaya çalışmakta, barış söylemlerindeki artışa rağmen ordular küçülmemekte, aksine büyümekte ve askeri harcamalar gün geçtikçe daha da artmaktadır.
Fakat günümüzde yaşayan modern insan toplumlularında, geçmişte de ara sıra örnekleri görülen, barış sevdalısı idealistlerin savaş karşıtı değişik söylemler geliştirdikleri ve bu söylemlerin üzerinde pek te fazla düşünülmeden geniş kitleler tarafından sempatiyle karşılandığı görülmektedir. Hatta savaşın kötülüklerinden, savaşlara son verilerek barış içinde bir arada yaşamaktan bahsedilerek değişik örgütler sivil örgütler kurulmakta, devlet adamları dillerinden barış ve kardeşliği düşürmemekte ve savaştan bahsedenleri şeytan görmüş gibi kınamaktadırlar. Hatta dünya barışı için önce Milletler Cemiyeti ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da Birleşmiş Milletler gibi örgütler kurulmuştur.
Ama bunların hiçbirinin herhangi bir başarı sağlamadığı ortadadır. Milletler Cemiyeti’nin hiçbir işe yaramadığı 2. Dünya Savaşı’nın çıkmasından, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın hiçbir işe yaramadığı ise gerek soğuk savaş döneminde gerekse bu dönemden sonra dünyanın her yerinde yaşanan küçük ve orta ölçekte ama oldukça yaygın ve kesintisiz savaş ve çatışmalardan da kolayca anlaşılmaktadır. Bu savaş ve bölgesel çatışmalar, çeşitli yerlerde ve çeşitli görünümler altında günümüzde de tüm şiddetiyle devam etmektedir. Aklı başında çoğu insan bu savaş ve çatışmaların öngörülür bir gelecekte sona erebileceğini de düşünmemektedirler.
Bu düşünceye ben de katılıyorum. Savaşların hiçbir zaman ortadan kaldırılamayacağına inanıyorum. Çünkü şimdiye kadar anlattığımız konulardan da anlaşılabileceği gibi bana göre ‘’savaş bir zorunluluktur.’’ Savaş ne bir çılgınlık, ne bir vahşilik, ne bir psikolojik bozukluk ve ne de bir cinnet durumudur. Gerçi savaşlarda çılgın insanlar, psikolojisi bozuk insanlar ve genel bir cinnet hali yaşayan bazı insanlar görülebilir. Savaşanların bir kısmı veya bazen tamamına yakını çılgın, deli veya bir cinnet halinde olabilirler. Ama bu bizi asla yanıltmamalıdır. Bunların savaşla doğrudan bir ilgisi yoktur. Bu insanların çoğu barış halinde de aynı duyguları yaşamaktadırlar. Toplumlarda barış zamanında da birçok cinayet ve şiddet olayları yaşanmaktadır. Doğal olarak şiddetin yasaklanmadığı, aksine teşvik edildiği savaş ortamında bu insanların şiddet eğilimleri daha da artarak çevrelerini de etkilemeleriyle bu davranışlar zaman zaman yaygın bir hal alabilmektedir.
Tarihte savaşmayan toplumlar ya katledilerek yok olmuşlar, ya savaşan toplumların içinde asimile olmuşlar veya o toplumlara köle olmuşlardır. Zaten kölelik kurumu da canının bağışlanması karşılığında özgürlüğünden vazgeçme eğiliminde olan insanlar sayesinde ortaya çıkmış ve kurumsallaşmıştır. Bunun gelecekte farklı olacağına dair hiç kimsenin verebileceği bir garanti de yoktur. Biraz acı verici, biraz tehlikeli ve biraz da pis bir iş olsa da; yaşamak, güçlenmek ve varlığını geleceğe taşımak isteyen toplumlar her zaman savaşı bir seçenek olarak göz önünde bulundurmalıdır. Var olmak isteyen hiçbir toplum savaşmaktan vazgeçemez. Savaşmaktan vazgeçenler yaşamaktan da vazgeçmiş demektir. Bu da sadece insanlar için değil, en ilkel tek hücreli canlılar için bile mümkün değildir. Çünkü her canlı yaşamak, bu yaşamı gelecek kuşaklara aktarmak ve buna kıyamete kadar devam etmek üzere yaratılmıştır. Biz savaşmaktan vazgeçsek bile diğerleri vazgeçmeyecektir. Bu durum da eninde sonunda bizim sonumuzu getirecektir. Peki, neden biz yok olalım?
Tüm bu anlatmaya çalıştığımız şeylerden sonra, sonuç olarak diyebiliriz ki; savaş başlangıçtan beri var olan, gelecekte de var olacak olan doğal bir eylem biçimidir. Bu sebeple ciddi bir şekilde üzerinde düşünülmeli ve gerekli olduğunda savaştan kaçınılmamalıdır. Görünen o ki, bu gün olduğu gibi gelecekte de savaşlar devam edeceği için her ülkenin bir ordusu olmaya devam edecektir. Bu durumda üzerinde düşünülmesi gereken şey, ülkelerin nasıl bir orduya sahip olması gerektiğidir. Nasıl derken kastettiğimiz; ordunun büyüklüğü ne kadar olmalıdır, silahlanma, teçhizatlanma ve güvenlik stratejileri nasıl olmalıdır gibi konulardır.


Saygılar sunarım. M.Ç.