.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Yozgat'a gitmek şart oldu.

 Geçenlerde, bir pazar yerinin karşısındaki otobüs durağında bekliyorum. 

Üç yaşlı teyze de otobüs bekliyordu. 

Pazardan elinde iki poşetle yaşlı bir amca geldi. 

Kadınlardan biri çantasından büyük bir torba çıkarıp adama verdi. 

"Buna koyun yeşillikleri. Torbalar küçük gelmiş." dedi. 

Adam torbayı aldı ve "Bu son alışverişim zaten. Bir süre gelmem pazara." diye cevap verdi. 

Torbayı veren kadın "Her şey çok pahalı. Değil mi?" dedi.

Adam "Yok, ondan değil. Yaz tatili için memlekete gideceğim." diye cevap verdi. 

Kadın "Memleket neresi?" diye sordu. 

Adam "Yozgat." dedi. 

Bunun üzerine diğer bir kadın söze girdi:

"Aaaaa! Yozgatlı mısınız? Ben de Yozgatlıyım. Yerlisi değilsiniz herhalde. Muhacirlere benziyorsunuz."

Adam muhacir olmadığını, Yozgat'ın yerlisi olduğunu söyledi fakat kadın muhacirlere benzediğinde ısrar etti. 

Bunun üzerine üçüncü kadın müdahale etti: 

"Yahu, ben birkaç kez Yozgat'a gittim. Yozgat'ta göçmen mi var? Kim gidip Yozgat'a yerleşir ki? Yozgat'ta göçmen olmaz, Yozgat'tan göç eden olur sadece."  

Diğer kadın cevap verdi;" Göçmen değil, muhacir. Başka memleketlerden gelen muhacirleri yerleştirmiş devlet bir zamanlar. Bir mahalle muhacir var." 

Bunun üzerine kadın başınız salladı. 

"Bak, o zaman olur. Devlet yerleştirdiyse olabilir. Yoksa aklı başında hiç kimse kendi isteğiyle gidip Yozgat'a yerleşmez." dedi. 

Kahkahayı basmamak için kendimi zor tuttum. 

Neyse ki o sırada otobüs geldi de bindik. 

Kızılay'a gidene kadar güldüm. 

Ama merak da etmeye başladım. 

Türkiye'de 4-5 il hariç her şehri gördüm. 

Görmediğim yerlerden biri de Yozgat. 

Bir fırsat bulursam günü birlik trenle gideceğim. 

Yozgatlılara selamlar.

Memleket korkunç bir yere doğru gidiyor.

Memlekette her gün bir sürü ilginç şey oluyor.

Mesela bu gün haberlerden, Kastamonu'da bir apartmanın balkonundan atlayan bir üniversite öğrencisinin ağır yaralandığını öğrendim.

Haberin devamını dinleyince olay ilginçleşti.

Yaralanan kişi, erkek öğrenciymiş ve çıplakmış.

Bu kadarla kalsa neyse....

Öğrenci, kendi kaldığı evden değil, bir üniversite hocasının daveti üzerine gittiği evin balkonundan atlamış.

Olay incelenince, üniversite hocasının eve davet ettiği öğrenciyi bıçak çekerek tehditle taciz ettiği ortaya çıkmış.

Bu yüzden de hoca tutuklanmış.

Taciz dediğim, bildiğiniz cinsel taciz.

Öğrenciye zorla tecavüz etmeye kalkmış yani.

Gerçi olay biraz daha karışık. 

Daha önce ilişkileri olduğu, öğrencinin ilişkiyi sonlandırmak istediği, bunun üzerine hocanın tehdit ettiği filan da söyleniyor.

Öğrenci, her halde son anda bir fırsat bulup kendini balkona atmış, oradan da aşağıya atlamış.

Buraya kadar olaylar çok tuhaf değil mi?

Daha doğrusu korkunç şeyler bunlar.

Bu ülkede artık erkeklere de silah zoruyla tecavüz etmeye başladılar.

Bunu yapanlar da serseriler değil, öğrencilere eğitim versin diye devletin maaş ödediği bir üniversite hocası.

Ama tuhaflık ve korkunçluk bu kadarla da kalmıyor.

Tecavüz etmeye çalışan hoca, ilahiyat fakültesi hocasıymış.

Yani öğrencilere İslam dinini öğreten biri.

Muhtemelen, İslam ahlakından da bahsediyordur.

İnsanın inanası gelmiyor.

Ne diyeyim.

Allah sonumuzu hayır etsin.

15 Mayıs 2026 Cuma

Tunç Çağı Uygarlıkları ve Türkiye

Bu gün bir belgesel seyrettim.

Konu antik dönemdeki gizemli bir olayla ilgiliydi.

Antik dönem tarihi ile ilgilenenler bilir, tarihçilerin ve arkeologların gizemli olarak tanımladıkları bir dönem var.

Yaklaşık MÖ 1200'lerde meydana gelen büyük yıkım dönemi.

Bu dönemde Tunç Çağı uygarlıkları denilen Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu'daki birçok büyük devlet/imparatorluk birkaç on yıl içinde aniden ortadan kalktı.

Bunun neden gerçekleştiği uzun süredir br araştırma konusu.

Yapılan araştırmalar Balkanların kuzeyinden başlayan bir göç dalgasının ardından Yunanistan, Adalar ve hatta İtalya'daki birçok şehrin yakılıp yıkıldığını gösteriyor.

Bir süre sonra bu yıkımın Anadolu ve Ortadoğu'ya yayıldığı görülüyor.

Bu yıkıma sebep olanlar kimlerdir diye araştırılırken, bir Mısır Firavun'unun bu dönemde Deniz Kavimleri dediği bir orduyu yendiğini, bu ordunun daha önce Anadolu ve Ortadoğu'yu yakıp yıktığını anlatan bir anıtı ortaya çıktı.

Bundan sonra, Tunç Çağı imparatorluğunu yıkanların Deniz Kavimleri olduğu kabul edildi.

Ama bu deniz kavimlerinin kimler olduğu tam olarak tespit edilemedi.

Durum hala aynı.

Firavun anıtından ve o dönemden kalan diğer devletlerin belgelerinden bunların öyle tek bir ulus olmadığı, bir karışım olduğu anlaşıldı.

Mesela bu gün Filistinliler dediğimiz insanları biz Arap diye tanımlasak da, bunların Deniz Kavimleri'ni oluşturan kavimlerden biri olan Filstinliler veya Palestiler olduğu arkeolojik belgelerle belirlenmiş durumda.

Ama diğerleri o kadar kalıcı bir etki yaratmamış olsa gerek.

Bu genel şablon oluşunca, bu sefer de bunları buraya gelmeye ne itti sorusu tartışılmaya başlandı.

Karadeniz kuzeyi ve Doğu Avrupa'da kıtlık veya savaş sebebiyle güneye doğru bir kitlesel hareket oluştuğu, bunların yakıp yıktığı yerlerdeki insanlardan sağ kalanları da kendilerine kattığı, adalara ve oradan da Anadolu ve Ortadoğu'ya saldırılar yaptığı kabul edildi.

Ancak bunda bir gariplik vardı.

Bu kadar karışık bir kitle, yüzler, hatta binlerce yıldır yerleşik medeniyet kurmuş toplumları ve onların kurduğu devletleri nasıl yenebildi?

Buna genellikle gelenlerin yani Deniz Kavimlerin demir silahlar kullandığı ve teknolojik üstünlük sayesinde yerleşik toplumları yenebildikleri şeklinde bir yorum getirildi.

Ayrıca, Deniz Kavimlerinin çok kalabalık olduklarından sayısal üstünlük de sağladıkları iddia edildi.

Ancak son zamanlarda Mısır ve diğer toplumların belgeleri ile arkeolojik buluntuları dikkatle incelenince bu iddiaların pek tutarlı olmadığı ortaya çıktı.

Çünkü Deniz Kavimlerinin de Tunç silahlar kullandığı belirlendi.

Öte yandan, Deniz Kavimleri, sadece yağmaya gelmiş ordulardan ibaret değildi.

Mısır kabartmalarından da açıkça görüldüğü gibi gelenlerin yanlarında eşyaları, eşleri ve çocukları da vardı.

Yani bunlar göçmenlerdi ve yerleşecek bir yer arıyorlardı.

Peki yerleşecek yer aramak için neden bu kadar uzağa ve bu kadar kitlesel olarak göç etmişlerdi?

Burada, Akdeniz tabanında yapılan sondajlar, bu dönemde krallar arasındaki yazışmalar ve diğer buluntular önemli bir kanıt ortaya koyuyor.

Büyük bir kuraklık ve buna bağlı olarak yaşanan büyük bir kuraklık söz konusu.

Bu kıtlık muhtemelen sadece Akdeniz bölgesi ile de ilgili değil.

Asya kıtasını da etkilemiş olabilir.

Yani, Hititler gibi kadim bir imparatorluğu ve birçok devleti yıkan şey, ne bir istila ordusu, ne bir teknolojik üstünlük değil, iklim değişikliği ve bunun sebep olduğu kitlesel göç.

Bu kadar lafı neden ettiğimi merak edebilirsiniz.

Varmak istediğim nokta, iklim krizlerinin dünyada sık sık yaşandığı ve sanılanın aksine büyük devletlerin yıkılması ve hatta birçok ulusun tarih sahnesinden silinmesinin sebebi istilacılardan ziyade iklim krizinden etkilenen kitlesel göçler.

Malum, son zamanlarda bulutlarımızı Arapların ve İsraillilerin çaldığına dair spekülasyonlar vardı.

İran savaşından sonra yoğun yağışlar meydana gelmesi, bu iddiaları artırdı.

Bu ister doğru ister sadece spekülasyon olsun, iklim değişikliği her devlet için büyük bir tehdit.

Hele de bizim gibi çok fazla yağış almayan bölgelerdeki devletler için çok daha hayati bir tehdit.

Bu sebeple, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak, ülkemizin su ihtiyacını sadece yağışlara bağlı kalmaktan kurtarmalı ve yeni teknolojiler üzerinde çalışmalıyız.

Diğer bir konu da göç.

Ülkemizde çok büyük miktarda sığınmacı, yasadışı göçmen ve kaçak işçi bulunmaktadır.

Hükümet ve bu işten kazanç sağlayan çevreler bu konuyu küçümsemekte ve makul göstermek için her türlü saçma sapan argümanı öne sürmektedir.

Ama tarih göstermiştir ki kitlesel göç, sadece devletleri yıkmakla kalmaz, milletleri de yok edebilir.

İleride kuraklık artarsa, bizim bu gevşek politikalarımız yüzünden milyonlarca yasadışı göçmen daha yola çıkacaktır.

Devlet, önce mevcutları ülkelerine göndermek için sonra da gelecekte böyle bir yeni kitlesel göçe karşı tedbirleri şimdiden almaya başlamalıdır.

14 Mayıs 2026 Perşembe

Dünya Özgür İnsan İçin Cehenneme Dönebilir.

 Dünya acayip bir yer haline geldi.

Dünyanın en güçlü iki devletinin lideri bir araya geliyor ve televizyonda herkes ne konuşacakları hakkında tahminlerde bulunmaya çalışıyor.

Buluşmanın muhtemel gündeminin İran olacağı konusunda iddialar var.

Bu tuhaf bir şey değil mi?

Aslında konuşacakları şey; dünyanın en büyük askeri gücü ile ona rakip olan ve yakında onu geçme potansiyeli olan diğer bir devletin birincilik mücadelesini nasıl yürütecekleri.

Yani asıl sorun; dünyaya hala hükmedebileceğini sanan ve bunu göstermek için oraya buraya saldıran ABD ile dünyanın en büyük nüfusu ve stratejik kaynaklar (nadir metaller) açısından en büyük potansiyele sahip ikinci sıradaki askeri ve ekonomik gücü arasındaki mücadele.

Ama, sorun İran'mış veya başka bir yermiş gibi bir hava estiriliyor.

Bu iki güç birbirleriyle doğrudan karşı karşıya gelemedikleri için dolaylı yönden başka ülkeler üzerinden mücadele ediyor.

Olan biten bundan ibaret.

Bunun yarattığı krizleri ise tüm dünya çekmek zorunda kalıyor.

Bence dünyada yeni ittifak sistemleri kurulmalı.

Bu iki gücü dengeleyecek daha adil ve eşitlikçi bir alternatif oluşturulmalı.

ABD'ye de Çin'e de alternatif oluşturmalı.

Bunlara direnmeye hazır olunmalı.

Çünkü ABD kadar, belki ondan bile fazla Çin de dünya için bir tehdit.

ABD, dünya devletlerine diktatörce davranıyor.

Yani, dünyayı ABD hegemonyasındaki sözde devletlerden oluşan bir köleler gezegeni haline dönüştürmeye çalışıyor.

Dünya çalışacak, ABD yiyecek.

Çin, dış siyasette daha dolaylı tutumlar izlese de aynı şeyi amaçlıyor.

Sadece bunu daha sessiz sedasız yapmaya çalışıyor.

Üstelik Çin'in başka tehlikeli bir özelliği de var.

Çin kendi halkına karşı diktatörce davranıyor.

Bence Çin'in uygulamaları, dünyaya yayılırsa, tüm insanlığı köleleştirecek ve insan hak ve özgürlüklerini sıfırlayacak büyük bir tehdit oluşturuyor.

Her yere kameralar koymuşlar, vatandaşı 24 saat gözetliyorlar.

Daha da korkunç olanı, vatandaşlık puanı diye bir uygulamaları var.

Sığır çiftliklerinde ineklerin kulaklarına küpe/etiket koyarlar ya, bunu kameraların da yardımıyla yapay zeka vasıtasıyla vatandaşlarına uyguluyorlar.

İneklerin kulaklarında numaraları var, insanların ise merkezden kontrol edilen yapay zeka destekli bilgisayar sisteminde numaraları var.

İnsanların tüm hayatı kontrol altında.

Her hareketi, hükümetin/devletin/tek partinin belirlediği örnek normlara göre puanlanıyormuş.

Resmen insanlara çiftlik hayvanı muamelesi yapıyorlar.

Bunun sonu felaket.

Felaketten de öte bir şey.

Tam bir kölelik düzeni.

Teknolojiye ve devlet imkanlarına sahip bir elitin tüm halka istediği gibi davranmasının yolunu açan modern bir diktatörlük.

Hem de sınırsız bir kontrol ve baskı diktatörlüğü.

Her ülkede, Çin'i örnek almak isteyecek hasta ruhlu otoriter tipler vardır.

Bunlar iktidara gelirse Çin sistemi her yere yayılabilir.

Yapay zekadaki inanılmaz gelişmeler de göz önüne alındığında, benzer yöntemlerin tüm dünyaya yayılması ile her özgür insan için dünya bir cehenneme döner.

Proletarya diktatörlüğü daha yeni yıkıldı.

Şimdi bilimsel ama daha tehlikeli bir diktatörlük şekli gelişiyor.

Herkesin bunu iyi düşünmesini öneririm.

Saygılar sunarım.

13 Mayıs 2026 Çarşamba

3. Dünya Savaşı

 Genel olarak iki dünya savaşından bahsedilir.

Biri 1914-18 yılları arasında yaşanan ve Osmanlı dahil klasik imparatorlukların tamamını tarihin tozlu sayfalarına aktaran, yani yok eden savaş, diğeri ise bizim katılmadığımız NAZİ Almanyası, Faşist İtalya ve Japonya'nın bir tarafta, ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyet Rusya'nın diğer tarafta olduğu, nükleer silahların ilk defa kullanıldığı savaştır.

Meksika'da 90'larda Zapatista hareketi ortaya çıktıktan sonra, dört dünya savaşından bahsedilir oldu.

Bunların ilk ikisi herkesin bildiği 1. ve 2. Dünya Savaşı, üçüncüsü Soğuk Savaş ve dördüncüsü Soğuk Savaş sonrasında zaferini ilan eden, tarihin sonu geldiğini iddia edebilecek kadar büyük ama boş bir özgüven içinde hareket eden Batı'ya karşı Zapatistalar ve onları destekleyen dünya çapında sivil toplum kuruluşlarının verdiği savaş/direniş olarak ifade ediliyordu.

Fakat Zapatista hareketi ve onun dünya çapında sağladığı destek de zamanla zayıfladı ve bu gün esamisi bile okunmuyor.

Şimdiyse çok farklı savaşlar yaşanıyor.

Lokal ama tüm dünyayı etkileyen tuhaf savaşlar.

Rusya'nın Ukrayna İşgali, İsrail'in Gazze Şeridi ve Lübnan'da yaptığı soykırımlar ve ABD başkanı Trump'un ikinci kez başkan seçildikten sonra başlattığı Venezüella ve İran saldırıları gibi savaşlar bunların görünen örnekleri.

Ama asıl savaş daha derinlerde yaşanıyor.

Çin o kadar hızlı gelişti ki GSMH açısından dünyanın en büyüğü ABD'yi yakalayıp geçmek üzere.

Olan bununla da kalmıyor.

Çin yazılım dahil bilgisayar sektöründe ve diğer kritik teknolojilerde ABD'yi birçok alanda geçmiş durumda.

Öte yandan, yüksek teknoloji için olmazsa olmaz bir kaynak olan nadir metallerin çoğu da Çin'de.

Yani, 300 yıllık Batı üstünlüğü sona ermek üzere.

Güç Avrupa/Amerika'dan Asya'ya, Batı'dan Doğu'ya geçiyor.

Bunu Batı'nın/ABD'nin kabullenmesi o kadar kolay bir şey değil.

Dünyada hiçbir zaman egemen güçlerin bu konumları kaybettiklerini kabul etmesi barışçıl bir şekilde gerçekleşmedi.

Büyük tek bir savaş veya bir seri uzun savaş silsilesi sonucunda artık en güçlü olmadıklarını mecburen kabul etmek zorunda kaldılar.

Bu gün de küresel çapta güç olma konumundaki değişim kolay olmayacaktır.

Bunun için ya yeni bir dünya savaşı veya bir seri orta ve düşük yoğunluklu savaş olacaktır.

Belki de son dönemdeki Ukrayna, İran, Venezüella olayları ile bu süreç başlamıştır.

Umarım, bizim bu duruma göre hazırlıklarımız yapılıyordur.

Daha önce yapılan iki dünya savaşının birinde koskocaman bir imparatorluk kaybettik.

İkincisinde savaş dışı kalarak yıkımdan kurtulduk.

Üçüncü bir dünya savaşından darbe almadan kurtulmamız zor.

Çünkü çatışmaların tam ortasında bir coğrafyadayız.

Buna göre hazırlıklı olmak lazım.

Ankara, Gece ve Yağmur


 

Bahar Yağmuru


 

Dikmen Vadisi'nde Son Durum.