.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}
Uluslararası İlişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uluslararası İlişkiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2017 Pazartesi

Son Çar Putin ve Rus İmparatorluk Stratejisi



Son Çar Putin’in Uyguladığı Emperyal Strateji 

     Soğuk Savaş sona ererken Sovyetler Birliği; sahip olduğu ekonomik, siyasi, kültürel, demografik ve teknolojik gücü Batı ile silah yarışına devam edemediğinden, Glasnost ve Prestorika gibi yeni açılımlarla bu çıkmazdan kurtulmaya çalışmıştır. Ancak açılımı yapan Sovyet yetkililer, uzun süredir katı bir baskı altında yönetilen; çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir imparatorluğun bu baskı kalkıp halklar dünya ile temasa geçtiğinde varlığını koruyamayacağını tahmin edememiş, ekonomik liberalizm ile beraber siyasi liberalizm de uygulamaya kalkınca dünyanın iki süper gücünden birinin dağılmasına sebep olmuşlardır.
     Hâlbuki yıllar boyunca savaştıkları ve Batı’ya yanaştıkça dağılma sürecine giren Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı gibi açılımlarla başına gelenleri biraz inceleselerdi bu duruma belki bir tedbir alabilirlerdi. Sovyetler Birliği’nin aksine Çin bu tehlikeyi görmüş, ekonomik liberalizmi en uç noktalara kadar uygularken devletin merkezi ve baskıcı yapısını gevşetmemiştir. Bunun sonucunda, uyguladıkları devlet kapitalizmi ile bütünlüklerini koruyarak yavaş yavaş ABD’ye rakip tek güç haline gelebilmişlerdir.
     Sovyetler Birliğinin bu politikalarla dağılacağını gören fakat artık geç kalmış olan KGB’nin 1992 yılında tezgâhladığı darbe başarısız olunca Yeltsin, Rusya Federasyonu’nun bağımsızlığını ilan etmiş, devlet başkanı olmuş ve bu süreçte Sovyetler Birliği lağvedilmiştir. Bundan sonra Rusya, kapitalist sisteme çok ta planlı bir şekilde geçemediğinden birçok hayati sorunla karşı karşıya kalmıştır.
     Bu sorunların en önemlisi; bağımsızlıklarını ilan eden Sovyet Cumhuriyetlerinin ardından Rusya Federasyonu içindeki Özerk Cumhuriyet ve bölgelerde ayrılıkçı hareketlerin gelişmesi olmuştur. Yeltsin, gittikçe bozulan ekonominin de verdiği zorlukla bu konu ile mücadele etmekte zorlanmış, zaman zaman tavizler vermek ve geri adım atmak durumunda kalmıştır.


     Fakat komünist imparatorluğu dağılmış olan Rusya’nın eski Çarlık dönemi emperyalist hatıraları kısa süre içinde yeniden canlanmış; Çeçenistan Savaşı ve başta Tataristan olmak üzere özerk cumhuriyetlerin daha fazla yetki talepleri gibi sorunlara rağmen kısa sürede Kafkasya ve Orta Asya’da kurulan yeni devletleri kendi kontrolü altında tutmaya yönelik politikalar geliştirmeye başlamıştır. Bunlardan en önemli girişim Bağımsız Devletler Topluluğu’dur. Fakat Rusya, bu girişiminin o kadar kolay olmayacağını anlaması uzun sürmemiştir. Çünkü artık sadece ABD ve AB ile değil, Türkiye, İran ve Çin gibi bölgesel aktörlerle de rekabet etmek zorunda kalmıştır.
     Rusya bu dış sorunlarla uğraşırken bir yandan da yeniden yapılanmanın sorunlarını yaşamaya başlamıştır. Rusya’da çok derin ekonomik krizler ortaya çıkmış, üretim durmuş, silahlı kuvvetlerde maaşlar ödenemediğinden askerler silahları çalarak satmaya başlamış, mafyalaşma artmış böylece devlet dışı aktörler kontrolsüz bir biçimde ve devletin aleyhine olarak büyümüştür. Kısa süre içinde, benzerleri batıda bile bulunamayacak kadar zengin bir kesim oluşmuştur. Devlet mallarını kendi üzerlerine geçirerek ve yasadışı ticaret yaparak zenginleşen bu kesimler kısa sürede ülkeyi kontrol eder hale gelmişler, bu durum ise Yeltsin hükümetinin elini kolunu bağlayan hususlardan biri olmuştur. 2000 yılında, devlet başkanlığına gelen Vladimir Putin’in önünde işte böyle bir tablo vardır.
     Putin iktidara gelir gelmez önce, başta istihbarat teşkilatı olmak üzere devlet organlarına kendi kontrolündeki kişileri getirerek iktidarını güçlendirmiştir. Bundan sonra da hükümetin önünde en büyük engel olarak gördüğü oligarkları sert tedbirlerle ortadan kaldırmıştır. Bunu da polisi, istihbarat teşkilatını ve olaya yasal süsü vermek için hukuku kullanarak yapmıştır. Ardından da çıkardığı kanunlar ile özerk cumhuriyet ve bölgelerin yetkilerini kısıtlamış, merkezin gücünü tekrar artırmıştır. 
     Putin içeride istikrarı sağlamak ve iktidarını güçlendirmek için sert tedbirler uygularken öte yandan Rusya’nın dış politikasına da yeni bir yaklaşım getirmeye çalışmıştır. Bunun için iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra yeni bir ‘’Güvenlik Doktrini’’ ilan etmiştir. Bu doktrin BDT ülkelerinde Rus hâkimiyetini amaçlamaktadır. Bu stratejiyi derhal yürürlüğe koyan Putin ilk adımı Güney Kafkasya’da atmış ve Rus etkisini güçlendirmek için 9-10 Ocak 2001’de Bakü’yü ziyaret etmiştir. İlk olarak Bakü’ye gitmesinin özel bir sebebi vardır. Çünkü Azerbaycan bağımsızlığını ilan ettiği günden beri Rusya için kara kedi durumunda olmuştur. Bu yüzden, Karabağ Savaşın'da Rusya, sadece Ermenileri desteklemekle kalmamış, Rus birlikleri de sivil Türk halka yapılan acımasız saldırı ve katliamlara Ermenilerle birlikte iştirak etmiştir. Bağımsızlığını ilan ettiği günden itibaren Rusya’ya bağımlı olmayı benimsemiş olan Ermenistan, bu saldırılardan sonra Rusya’nın bölgede tutunması için temel dayanak noktası olmuştur. Putin Azerbaycan’dan sonra Gürcistan’a yaklaşmış, istediğini tam olarak alamayınca da, gerek Abhazları, gerekse Oset ve diğer azınlıkları kullanarak bu ülkeye yoğun bir şekilde baskı yapmaya başlamıştır.

     Fakat evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Rusya ile nispeten olumlu bir ilişki kurmaya dikkat eden Şvardnadze, ABD’den bazı odaklar tarafından pompalanan renkli devrimlerin biriyle iktidardan ayrılınca iktidara gelen Sahakashvili, tamamen batı taraftarı politikalar izlemeye başlamıştır. Bunu, Rusya açısından daha vahim hale getiren, askeri eğitim ve yardım için Türkiye’den gönderilen askeri personel tarafından Gürcistan’da bazı askeri merkezlerin kurulması olmuştur. Gürcistan, ABD askeri birimlerini de ülkeye kabul edince artık ağır bir cezaya çarptırılmayı hak etmişti.
     Bunun için uygun fırsat 2008 yılında ortaya çıktı. Ordusunu yeterince güçlendirdiğini ve Abhazya ile Osetya’da isyancıları bastırabileceğini düşünen Shakashvili, bu bölgelere askeri birliklerini sokunca hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. Bu karşılaştığı şey tüm dünya için de sürpriz olmuş ve heyecan yaratmıştı. Yoğun hava desteği ile desteklenen Rus zırhlı ve motorlu birlikleri, bir gece ansızın güneye doğru yola çıkmış ve Gürcistan Ordusu’na saldırmıştı. Yenilip dağılan Gürcü kuvvetleri güneye doğru kaçarken, Rus birlikleri de nefes almadan arkalarından ilerliyordu. Bir ara, acaba Rusya Bakü Tiflis Ceyhan boru hattına kadar inecek mi diye herkes gözünü bu Rus taarruzuna çevirdi. Ancak Putin hedefine ulaştığından bu hatta gelmeden birliklerini durdurdu. Putin böylece; Oset ve Abhazları katliamdan kurtarma bahanesiyle Gürcistan topraklarını işgal etmiş öte yandan Türkiye, AB  ve ABD’ye de, eğer Rus çıkarlarına saldırılırsa, buna karşılık vermek için boru hatlarına istediği zaman ulaşabileceği mesajını vermişti.
     Rusya bundan sonra bu iki özerk bölgede düzenlediği orta oyunu ile bunlara bağımsızlık ilan ettirip ardından da resmen tanıdı. Dünya kamuoyuna da; Abhaz ve Osetlerin kendi kaderini tayin hakkı olduğunu deklare etti. Fakat bu; sadece uydurma olduğu için değil, bağımsızlık kararı alanların Abhaz ve Osetler olmadığı için de yalandı. Çünkü Osetya ve Abhazya’da en büyük nüfus Ruslardan oluşuyordu. Abhazya’da Abhazlar belki de Ermenilerden bile azdı. Baştan beri bilinmesine rağmen bu hareket tüm dünyaya şunu göstermiştir: Putin, Rusya’yı yeniden bir süper güç ve bir dünya devleti haline getirmek için güç kullanmayı bir politika olarak kullanmaya ve çatışmayı göze almaya hazırdır.
     Bilindiği gibi, Putin’in bu yolda yaptıklarında ona akıl hocalığı yapan çok sayıda kişi vardır. Akıl hocalarından en önemlisi de 1. Dünya savaşı öncesinde ortaya çıkıp savaş sonrasında da bir süre  Bolşevik Devrim’den kaçan entelektüeller arasında devam eden Avrasyacılık Jeopolitik teorisini yeniden ve yeni bir versiyonla ortaya atan Aleksander Dugin’dir. Dugin’in iddiasına göre Rusya Avrupalı değildir. Ama Asyalı da değildir. İkisinin ortasında, hem Avrupalı ve hem de Asyalı olan kendine has bir varlıktır. Rusya bu merkezi konumuyla güçlü bir şekilde var olabilmek için imparatorluk stratejileri uygulamalıdır. Bu stratejiler de yayılmacı olmak zorundadır. Fakat günümüz dünyasında eski usul savaşlar vasıtasıyla yayılmacılık mümkün değildir. Onun için Rusya, ittifaklar ve işbirliği yaparak etkisini daha geniş bir bölgeye yaymaya çalışmalıdır. Bunun için gerekli askeri güç Rusya’da vardır ancak Rusya Sovyet döneminde de görüldüğü gibi teknolojik ve ekonomik güç açısından tek başına yetersiz kalmaktadır. İşte bu sebeple Rusya, kendisinde olmayan teknolojik ve ekonomik zekâya sahip olan Almanya ve Japonya ile işbirliğine girmelidir.

     Ayrıca Rusya, süper güç olmak için sıcak denizlerde daimi bir donanma bulundurmalıdır. Ama bu sıcak deniz yolu artık eskisi gibi Akdeniz’e uzanan yol değildir. Rusya sıcak bir okyanusa çıkmak zorundadır. Bunu başarırsa zaten Akdeniz’e ulaşması kolaydır. Bu sebeple Rusya için güneyde işbirliği yapılacak en uygun ülke, Batı ile sorunları olan İran’dır. Türkiye ise Dugin’in deniz medeniyeti dediği (Ona göre Rusya kara medeniyetidir ve tarih boyunca mücadeleler Kara ve Deniz medeniyetleri arasında olmuştur.) ABD ve İngiltere gibi ülkelerin bulunduğu NATO’ya üye olduğu için ezilmesi gereken düşman veya en azından rakip bir ülkedir. Bunun diğer bir sebebi de; Türkiye’nin aynı dil ve ırktan insanların yaşadığı Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Rusya’daki Türk ve Müslüman özerk cumhuriyetlerle birleşmeyi öngören Turancı bir politika izlemesinin Rusya’nın tüm hayallerini suya düşürecek bir durum olacağını düşünmesidir. Rusya’nın Kafkasya’ya bu kadar önem vermesini bu kapsamda değerlendirirsek bu bölgenin, Rusya’nın Karadeniz’de hâkim bir pozisyonda olması kadar İran yoluyla gelecekte Hint Okyanusu’na çıkması açısından önemli olmasından da kaynaklanıyor denilebilir. Ayrıca bu bölge kontrol altına alınırsa, Türkiye’nin Orta Asya’ya etki etmesinin de önü alınabilir.
     Neyse, Dönelim Putin’e….
  Putin Kafkasya’daki bu sorunu kendi bildiğince halledince yönünü hemen Batı’ya dönmüştür. Burada en önemli konu Ukrayna’dır. Ukrayna Slav kökenli olmasına rağmen tarih boyunca; Türk unsurlarla karışması, Baltık ülkeleri tarafından bir müddet yönetilmesi, Katolik mezhebinin yaygın olması vb. sebeplerle Ruslardan çok ayrı bir kültür ve kimlik geliştirmiştir. Bu sebeple, her zaman Rus işgallerini direnişle karşılamış, çok defa baskı ve katliamlara maruz kalmış, bu sebeple de Rusya’ya karşı daima olumsuz duygular beslemiştir. 1. ve 2. Dünya Savaşlarında bağımsızlığa kavuşma noktasına gelmişse de Rusya yine bu ülkeyi ordularıyla ezmiştir.
     Bu işgal dönemlerinin etkisiyle Ukrayna’ya çok sayıda Rus Ortodoks nüfus yerleştiğinden Soğuk Savaş sonrasında bu durum ülkede yönetime kimin geleceği konusunda büyük sorunlar yaşanmasına sebep olmuştur. Bazen Rusya yanlıları, bazen de Batı ve bağımsızlık yanlıları iktidara gelmiş ancak bu durum ülkeyi parçalanmanın eşiğine getirmiştir. Bunun temel sebebi; Batı, Ukraynalıları kendine doğru çekerken Rusya’nın da Rus Ortodoks ve Rusya yanlılarını inatla kendine doğru çekmesi olmuştur. Böylece iki taraftan inatla çekilen Ukrayna sonuçta ikiye bölünmüştür.
     Rusya’nın Ukrayna tutkusu milliyetçilik, halkların kendi kaderlerini tayin hakkı gibi Rusya’nın uydurmalarından kaynaklanmamaktadır. Konu yine Emperyalist Rusya’nın jeopolitik zorunluluklardan kaynaklanan çıkarlarıdır. Öncelikle Ukrayna; Rusya'nın yüzyıllardır devam ettirdiği sıcak denizlere inme politikasının kilit noktası olan Kırım'a sahiptir. Bu bölge Karadeniz’deki Rus deniz kuvvetleri için en hayati üs durumundadır. Bu bölge aynı zamanda antik dönemlerden beri Çin ve Avrupa arasındaki önemli ticaret yollarından biri olan step yolunun batıdaki ucudur.
     Bundan başka Ukrayna önemli bir tarım potansiyeli ile daha çok doğu ve güneydoğusunda yoğunlaşmış önemli sanayi bölgelerine sahiptir. Daha da önemlisi Rus doğalgazını Avrupa'ya taşıyan önemli boru hatlarını üzerinde bulundurmaktadır. Yani Ukrayna; Avrupa'nın ihtiyaç duyduğu, Rusya'nın da ekonomisini krizlere girmeden yürütebilmesini (Rus ekonomisi önemli bir şekilde karbon yakıtlarının yurt dışına yapılacak ihracatına bağımlıdır.) sağlayacak doğalgaz ve petrolün geçtiği bölgede adeta bu hattın boğazını tutmuş bir pozisyondadır.
     Bu sebeple Ukrayna; Avrupa ve Rusya için büyük bir anlam taşımaktadır. Bu durum, bu ülkelerin krize yaklaşımlarına da etki etmektedir. Rusya ve Avrupa krize daha temkinli yaklaşırken ABD daha agressif hareket etmiş ve Avrupa'dan bağımsız politikalar takip etmiştir. Bunun üzerine Putin, Kafkasya’da da yaptığı gibi, etnik Rusları kullanarak yayılmacı bir strateji uygulamış, bunun için Kırım halk oylaması yapılarak Rusya’ya bağlanmıştır. Fakat Putin, bu durum Rusya için de risk taşıdığından, uluslararası arenada ihtiyatlı davranmaya özen göstermektedir. Çünkü Rusya’da da şu anda sesini çıkaramayan birçok özerk bölge ve cumhuriyette birçok ayrılıkçı akım ortaya çıkabilir. Çeçenistan sorunu bu kadar zor bastırılmışken Rusya yeni bir benzeri hareketi kaldıramayabilir. Mesela aynı şeyi, yani bağımsızlık ilanı için bir referandumu Tataristan yaparsa ne olacak?
     Putin’in Kafkasya ve Doğu Avrupa’da bu emperyalist politikaları ve uyguladığı stratejiler şimdilik başarılı olmuş gibi görünmektedir. Belki de bunlardan da cesaret alan Putin, artık yeniden Ortadoğu politikasına girmenin zamanının geldiğini düşünerek, 30 Eylül 2015’ten beri Suriye rejimine askeri birlikleriyle fiilen destek vermeye başlamıştır. Burada Putin’in söylemi, bölgeye yerleşmek isteyen diğer devletler gibi, IŞİD terör örgütüne karşı mücadele üzerinden yürütülen bir propagandayı kendine dayanak almaktadır. Fakat biraz dikkatli bakılırsa bunun yalandan başka bir şey olmadığını kolaylıkla görebilir.

     Rusya, Suriye rejiminin kara operasyonlarına destek vermeye başladığı ilk günden itibaren daha çok ÖSO, Nusra ve Türkmen bölgelerini bombalamıştır. Bunun da sebebi gayet açıktır. Çünkü diğer müdahil devletler gibi Rusya’nın da terörle mücadele gibi bir hedefi filan yoktur. Esas amaç kendi çıkarlarını korumaktır. Peki diyebilirsiniz ki nedir Rusya’nın Suriye’deki çıkarları? Anlatmaya çalışayım.
     Rusya’nın Akdeniz’deki tek deniz üssü Tartus’tadır. Bu üsler olmazsa Rus donanması uzun süre Akdeniz’de kalamaz. Dolayısıyla Süveyş Kanalı vasıtasıyla iki okyanusu birleştiren ve dünya petrol rezervlerinin çok büyük bir bölümünün bulunduğu Ortadoğu’yu kontrol eden Akdeniz’de bir varlık gösteremez. Bunu yapamazsa süper güç olma iddiası da sadece bir iddia olmaktan öteye geçemez.
     Bu bölge şu anda Esat rejiminin kontrolündedir. O zaman niye başka yerle uğraşıyor bu Rusya diye aklınıza gelebilir. Daha önce ‘’Suriye İç Savaşı’nın Yapısal Sebepleri ve Ortaya Çıkan Gelişmeler.’’ başlıklı yazımda bunun sebebini açıklamıştım. O yazıya bakılırsa görülecektir ki Şam merkezli bir Suriye devletinin yaşayabilmesi için iki husus şarttır. Bunlardan biri; Hama, Humus ve Halep gibi ekonomi, ticaret ve ulaştırma merkezlerinin mutlaka bu devletin elinde olması gereğidir. Diğeri de denize açılabilmesidir. Şam merkezli bir devletin dünyaya açılabileceği iki yol vardır. Bunlardan biri Lübnan limanları diğeri de Lazkiye ve Tartus limanıdır. Güneydeki Tartus limanı nispeten daha küçük ve zaten bir kısmı da Rusya ve Suriye ordusu tarafından üs olarak kullanılmaktadır. Ama Lazkiye limanı oldukça büyük ve bir ülkenin dış bağlantısı için de gayet müsaittir. Zaten iç savaş öncesinde de Suriye tüm dış ticaretini bu limandan yapmaktaydı. Ben 2000’li yıllarda Lazkiye’ye 4-5 defa gitmiş ve bu limanı görmüştüm. O zaman bile her yer konteyner dolu, limanda gemiler gelip gidiyor ve oldukça işlek bir liman olarak görünüyordu.
     İşte konu budur. Halep ve Lazkiye bölgelerinin Suriye’de Eset rejiminin kontrolünde kalması, rejimin de bu rejimin kontrol edeceği bir devletin de olmazsa olmazıdır. Ama şu anda Suriye’de savaşan gruplara bakıldığında bunun önünde duran önemli bir sorun olduğu görünmektedir. Lazkiye’nin kuzey bölgelerinin çoğu ÖSO, Nusra ve Türkmen askeri güçlerinin elindedir. (Tekrar belirteyim burada IŞİD filan yoktur.) Bu bölgeler başka bir gücün elinde olduğu müddetçe Lazkiye’yi elinde tutan bir güç hiçbir zaman burayı sonsuza dek elinde tutacağından emin olamaz. Çünkü Suriye’nin, bizim Hatay ilimize sınır bölgesi olan, kuzeyi yüksek dağlar ve ormanlık arazilerden oluşmaktadır. Burada konuşlanan askeri güçler her zaman Lazkiye’yi tehdit edebilir. Diğer bir konu da Lazkiye’den bizim Yayladağı ilçemize kadar uzanan ve bölgede ulaşıma uygun tek yaklaşma istikameti de Türkmenlerin çoğunlukta bulunduğu Bayır-Bucak kasabaları ve bunlara bağlı Türkmen köylerinin ortasından geçmesidir. Bu durumuyla bu bölge Türkiye’nin de barışta ve savaşta en kısa yoldan etki edebileceği bir bölgedir. Dolayısıyla çok önemlidir. Onun için bu bölgedeki Türkmen varlığı Rusya’nın çıkarları için uygun değildir. Buradan sürülmeleri, gitmezlerse de yok edilmeleri lazımdır.
     Bu bölgenin önemi sadece bundan ibaret değildir. Mesela bu bölge, Lazkiye’den Halep’e giden ana karayolunu da kontrol eden bir konumdadır. Bu yol bizim en güney uçtaki köyümüz olan Beysun (yeni adıyla Topraktutan) köyündeki karakolumuzdan da çıplak gözle görülmektedir. Bu yol oldukça geniş ve otoban diyebileceğimiz bir yoldur. Bu da yetmedi derseniz Türkmen bölgesinin önemini anlatmaya devam edeyim. Lazkiye’de şehir merkezinin 2 km doğusunda tren garı vardır. Buradan yola çıkan trenler, Halep’e giderken yine bu Türkmen bölgesinden geçmek zorundadır. Ayrıca Lazkiye’nin Şam yönetimi için önemini vurgulamak için buradan Hama ve Humus’a da tren yolu olduğunu ve ayrıca Lazkiye şehrinin 25 km güneyinde, Ceble şehrine yakın bir bölgede bir Uluslararası Havaalanı bulunduğunu söylemek yeterli olur sanırım. Bu perspektiften bakınca Suriye’de Türkiye-Rusya çekişmesi sanırım daha sağlıklı bir şekilde anlaşılabilir.
     Müsaade ederseniz konuyu biraz daha açmaya çalışayım. Yakın zamanda Suriye’de çözüm sağlanması için sanırım Avusturya’da bazı uluslararası görüşmeler yapılmıştı. Bu görüşmelerde ise hemen bazı olumlu gelişmeler ortaya çıkmıştı. Bunun en önemli sebebi Avrupa ve ABD’nin artık bu sorunun çözülmesini istemesidir. Çünkü IŞİD terör örgütü, ABD ve Batıyı da tehdit etmeye başlamıştır. Daha da önemlisi Türkiye’ye sığınmış 2,5 milyondan fazla Suriyeli göçmenden yüz binlercesi bir yolunu bulup Avrupa kapılarına dayanmıştır. Avrupa yeni bir göç dalgasını korku ile karşılamıştır. Suriyelileri sınırlarında gören başta Almanya olmak üzere birçok AB ülkesi bu durum karşısında büyük bir panik yaşamaya başlamıştır. Bu sebeple AB ülkeleri artık Suriye sorununun bir an önce çözülmesini istemektedir. İşte bu durumu gören, yani Suriye sorununun yakın bir zamanda mutlaka çözüleceğini gören bazı emperyalist ülkeler bu görüşmelerden sonra doğrudan müdahale etmek için Suriye sorununun içine girmişlerdir. Bundan maksatları çözüm öncesi kendileri için en uygun mevzileri kazanmak ve kendi destekledikleri unsurların mümkün olduğu kadar geniş ve stratejik alanları kontrol altına almasını sağlamaktır.
      Yine ‘’Suriye İç Savaşı’nın Yapısal Sebepleri ve Ortaya Çıkan Gelişmeler.’’ başlıklı yazıma bakarsanız Suriye’nin Şu anda Işid kontrolünde olan bölgesi aslında o kadar da önemli bir bölge değildir. Nüfus yoğunluğu fazla ve stratejik önemi olan bölgeler Şam-Hama-Humus-Halep şehirleri ile bu hattın batısındaki bölgeler ve Türkiye sınırında bulunan, nüfus yoğunluğu nispeten fazla ve Kamışlı gibi az da olsa petrol çıkan bölgelerdir. Zaten azıcık dikkat ederseniz mücadelenin de bu bölgelerde yoğunlaştığını görürsünüz.

     Yani Rusya Suriye’de, günlerdir propagandasını yaptığı sebeplerle değil, yeniden emperyal politikalara dönen Putin’in Rusya’yı bir dünya gücü olarak ayağa kaldırma stratejisinin bir uzantısı olarak bulunmaktadır. Ancak uçağı düşürülen Putin, Kafkasya ve Doğu Avrupa’da karşılaşmadığı bir tavırla karşılaştığı için çok sinirlenmiş ve hatta paniğe kapılmıştır. Ne ABD, ne de AB’nin güçlü ülkeleri Rusya’nın saldırgan tutumu karşısında böyle bir karşılık vermemişken, Türkiye gibi kendisinin gözünde oldukça küçük olan bir ülkenin bunu yapmış olmasını hazmedememektedir. Çünkü bunun, başkalarına da örnek olacağını düşünmektedir. Eğer buna çok önemli bir ceza kesemezse başka ülkelerin de, Rusya’nın bir blöften ibaret olduğunu düşünerek hareket edeceğinden korkmaktadır. Fakat aslında elinde yapabileceği fazla bir şey de yoktur.
     Zaten bu sebeple uçak düşeli beri sürekli olarak demeçler vermekte, internet ve televizyonlar üzerinden Türkiye ve dünya kamuoyuna karşı psikolojik harekât icra etmeye çalışmaktadır. Aslında Türkiye’de insanların psikolojik harekâta yatkınlığı olduğunu  Putin de çok iyi bilmektedir. Çünkü bu ülkede gazete köşelerinde, sanal âlemde, televizyonlarda üç beş tane şerefsizin yaptığı psikolojik harekât sonucu bu ülkenin halkının önemli bir kısmı bunlara inanmış, ülkenin yasal hükümetinin de desteğiyle Türk Ordusu neredeyse tamamen çökertilme noktasına getirilmiştir. Bu sebeple Putin şimdilik buna ağırlık vermekte ve aslında birbiriyle çelişen tutarsız iddialarla kendini tatmin etmektedir. Mesela Putin; Suriye’deki Türkmen silahlı güçlerini, ÖSO güçlerini vb. resmi devlet otoritesine karşı mücadele ettikleri için terörist olarak tanımlamaktadır. Hâlbuki kendisi önce Karabağ’da, sonra Abhazya ve Osetya’da şimdi terörist dediği kişilerle aynı işleri yapanları ordularını göndererek savunmuş ve Azerbaycan ve Gürcistan’dan koparmıştır. Daha sonra aynı şeyi Kırım’da yapmıştır. Yani Rusya’ya göre kendi taraftarı ayrılıkçı gruplar kendi kaderini tayin hakkını kullanırken Rusya çıkarına aykırı olanlar terörist olmaktadır. Öte yandan IŞİD petrolünün Türkiye üzerinden satıldığı iddialarını, ülkesinin çıkarları için Türkmenleri katletmesine ve uçağın düşürülmesine bahane olarak sunmaya çalışmaktadır. Nitekim Rusya kaçak petrol satış güzergahlarını yayımlamıştır. Fakat nedense bunların hiç biri Türkmenlerin bölgesinden geçmemektedir. Bu yayımlanan bilgilere göre en büyük kaçakçılık PYD bölgesinden yapılmasına rağmen Rusya PYD hedeflerine tek bir bomba dahi atmamıştır.
     Bence Putin’in deli dana gibi her yere saldırmasının tek bir sebebi vardır. Şu ana kadar çıkar çatışmasına girdiği hiçbir devlet Rusya’ya karşı çıkmamıştır. Hiçbir Rus uçağı düşürülmemiş, hiçbir Rus tankı vurulmamıştır. Bu da Putin’de; ‘’ben büyüğüm, ne yaparsam yapayım kimse karşı çıkmaya cesaret edemez’’ inancı oluşturmuş olmalıdır. Zaten o yüzden daha önce de aynı yerde Rus uçaklarının yaptığı sınır ihlalleri dile getirilip ikaz edildiğinde bunu kale bile almamıştır. Şimdi hiç beklemediği bir ülke olan Türkiye, Rus uçağını vurunca  Putin çok büyük bir travma geçirmiştir. Zaten; ‘’Hiç beklemediğimiz yerden darbe yedik. Sırtımızdan bıçaklandık.’’ demesi de, belki bu sebeptendir.
     Burada ilave edeyim ki ben Öcalan krizi sırasında sınırda görev yapmıştım. O dönemde de angajman planları ve misli ile mukabele planları yayımlanmış ve yazılı olarak bize gelmişti. Bu planlar geldikten sonra biz planda yazan şartlar oluştukça ayrıca yukarıya sormaya gerek duymadan bunların gereğini yapmıştık. Bu Rus uçağının da benzer şekilde düşürüldüğünü düşünüyorum. Yani ihlal ortaya çıkınca o bölgede devriye uçuşu yapan uçak plana göre gereğini yapmıştır. Saniyeler içinde gelişen bir olayda kimseden izin veya onay aldığını filan sanmıyorum.
     Yani bu olay, hükümetin veya Genelkurmay’ın kontrolünde yapılan kasıtlı bir olaydan çok daha önce açıklanan angajman kurallarını aşırı megaloman ve narsist Rus yönetiminin ka’le almaması ve uçak pilotu olan bir üsteğmen veya yüzbaşının plan gereği üzerine düşeni yapması sonucu ortaya çıkmıştır.

    Saygılar sunarım.
    M.Ç.
    3.12.2015.

29 Ekim 2017 Pazar

Barzani'nin Bağımsızlık Referandumu ve Kuzey Irak Hakkında Lozan'da Konuşulanlar.


     Barzani emminin kendi kendini yasal hale getirmeyi amaçladığı referandum, Ata mirası Misak-ı Milli sınırları içinde yapılmıştır. Barzani, iki yıl önce bulunduğu makamı kaybetmiş ama kendini hala o bölgenin sorumlusu gibi göstermeye devam etmiştir. Çünkü seçim yapıldığında kazanamayacağını kendi de bilmektedir. Kazanmasının tek yolunun bölgeye bağımsızlık getirmesinden geçtiğini değerlendirmiş ve referandum sonucunun istediği gibi olmasıyla da 1 Kasım 2017 de seçim yapılacağını karara bağlamıştır.
     Referandumun gerekçesi Irak anayasasının 140. maddesidir. Anayasaya girmesine neden olan ise 1918 yılında ABD başkanı Wilson’ın ileri sürdüğü görüşlerdir. Konuya girmeden önce Wilson emmi ilkelerinde neler yazıyor bakalım. ABD Başkanı Wilson tarafından 8 Ocak 1918 günlü Kongre toplantısında okunan ve tarihe Wilson prensipleri diye geçen Birinci Dünya Savaşı’na ilişkin 14 maddelik Amerikan savaş amaçları bildirisi özetle şöyledir:

     Madde 1. Barış görüşmeleri kamuoyuna açık olarak yapılmalı ve görüşmeler sonunda varılacak antlaşmanın hükümleri de yine açık olmalıdır. Gizli antlaşmalara son verilmelidir.
     Madde 2. Denizlerin, karasuları dışında kalan bölümleri, uluslararası antlaşmaların gerektirdiği özel durumlar dışında savaşta ve barışta herkesin özgür ve serbest kullanımına açık olmalıdır.
     Madde 3. Ekonomik engeller olabildiğince kaldırılmalı, ticaret serbestisi ve fırsat eşitliği sağlanmalıdır.
     Madde 4. Ulusların silahlanması, iç güvenliğin gerektirdiği en alt düzeylerde olmalı, bu konuda yeterli garantilerin verilmesi sağlanmalıdır.
     Madde 5. Tüm sömürgecilik savları, ilgili halkların çıkarlarını ve egemenlik istemlerini dikkate alacak biçimde eşitlikçi ve hakkaniyete uygun düzenlemelere tabi tutulmalıdır.
     Madde 6. İşgal altındaki Rus toprakları boşaltılarak, Ruslara kendi kurumlarını seçme hakkının tanınması sağlanmalı ve onlara istedikleri/gereksinim duydukları her türlü yardım yapılmalıdır. 
     Madde 7. Belçika toprakları boşaltılmalı ve bu devletin ulusal egemenliği yeniden kurulmalıdır.
     Madde 8. 1871’de Almanya’ya geçen Alsace-Lorainne, Fransa’ya iade edilmelidir.
     Madde 9. İtalya’nın sınırları ulusal esaslara göre yeniden çizilmelidir.
     Madde 10. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içindeki halkların özerk gelişmeleri sağlanmalıdır.
     Madde 11. Romanya, Sırbistan ve Karadağ toprakları boşaltılmalı, Sırbistan’ın denize çıkışı sağlanmalıdır. Tarihsel savları ve ulusal bağları dikkate alınarak çizilecek sınırları içinde Balkan devletlerinin dostça ilişkiler kurmaları sağlanmalı, siyasi ve ekonomik bağımsızlıkları ile toprak bütünlükleri uluslararası güvence altına alınmalıdır.
     Madde 12. Osmanlı İmparatorluğu’nun, nüfusunun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu bölümlerinde Türk egemenliği güvence altına alınmalı; İmparatorluk sınırları içindeki diğer ulusların yaşam güvenlikleri ve özerk gelişimleri sağlanmalıdır. Çanakkale Boğazı, uluslararası güvenceler altında tüm gemilere ve ticarete sürekli olarak açık hale getirilmelidir.
     Madde 13. Polonyalıların yaşadığı topraklarda, denize açılımı olan, siyasal ve ekonomik bağımsızlığı ile toprak bütünlüğü uluslararası antlaşmalarla güvence altına alınmış bir Polonya Devleti kurulmalıdır.
     Madde 14. Özel antlaşmalarla, küçük, büyük tüm devletlerin siyasi bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak güvence altına alacak bir uluslar birliği kurulmalıdır.
     Milletleri parçalamaya, etniklere ise sözde bağımsızlık vermeye özde ise sömürgecilerin işbirlikçisi yapmaya yönelik olan bu maddeler, bazen ismi anılarak bazen de anılmaksızın, günümüzde dahi kullanılmakta olup, ismine de “kendi kaderini kendi tayin etme hakkı” denmektedir.
     Sömürgecilerin geçmişte hiç devlet olmamış ve gelecekte de asla olamayacak olan etnikleri kandırmaya yönelik çabalarının edebi bir halidir bu tanımlama. Uluslararası kullanımı ise self determinasyondur. Kendi kaderini kendi tayin etme (self determinasyonun) sürecinde hep nüfus öne çıkarılmıştır.
     Nüfusu öne çıkaranlar sömürgeciler ve onlara bilerek veya bilmeyerek alet olan etniklerdir. Akla uygun gibi görünen bu gerekçenin, esasında iyi incelendiğinde, gelecek için daha karanlık tablolar çizdiği görülmektedir.
     Musul, Kerkük, Erbil illerini içine alan misakı milli sınırları belirlenirken nüfusun yanında ve ondan daha önce etnoğrafya gerekleri gözetilmiştir. Zaten Lozan Konferansında Türk tezi etnoğrafik gerekler üzerine, İngiliz tezi ise petrol üzerine kurulmuş olup, onlar bunu nüfus sosu ile sunmuşlardır. Konferans süresince çetin tartışmalara neden olan Musul meselesini ismet İnönü “Musul bizim için vatan, kendileri için petrol meselesidir ” diye özetlemiştir.

     Türk-Kürt ayrımı yapılmadan çoğunluğun Türk olduğu vurgulanan konferansta, İsmet İnönü, Musul’u meydana getiren unsurları şu şekilde göstermiştir:

      Türk 146.960
      Kürt 263.830
      Arap 43.210
      Yezidi 18.000
      Gayri Müslim 31.000
     TOPLAM 503.000

     İngilizler ise rakamları daha değişik göstermişlerdir:

     Türk 65.895
     Kürt 452.720
     Arap 185.763
     Hıristiyan 62.225
     Yahudi 16.865
     TOPLAM 785.468

     Bir başka kaynakta ise rakamlar daha değişik olarak karşımıza çıkmaktadır. Türklere göre, İngilizlere göre ve Irak Hükümetine göre (1921-1924 arasında) nüfus durumu şu şekildedir.

     Türk 35.000 14.895 38.652
     Kürt 104.000 149.820 494.007
     Arap 28.000 170.663 166.941
     Musevi 31.000 67.090 73.263
     Yezidi 18.000 30.000 26.257

     Rakamların dramatik bir şekilde birbirlerinden çok farklı olduğu görülmektedir. Rakamlarda oynama olduğunu söylememek için saf olmak gerekir. Bu kaynakların dışında başka kaynakları incelediğimizde de daha değişik rakamlara ulaşmak mümkündür.
     Başta Mustafa Kemal olmak üzere, Misak-ı milli için sınırlarını çizen kişilerin, bu bölgedeki nüfusun etnik ayrımcılığa gidildiğinde Türklerin aleyhinde olduğunu bilmediklerini söylemek cahillikle eşdeğerdir. Burada asıl olan meselenin nüfustan ziyade “millet meselesi ve etnoğrafik değerler” olmasıdır.

     Türk tarafı bunları Lozan Konferansında dile getirmiştir ancak bu bir güç ve süreç meselesidir. İstenileni almak mümkün olmamıştır. Lozan Konferansındaki Türk görüşü özetle şöyledir:

     -Musul vilayetinde oturanlar yeniden Türkiye’ye bağlanmayı ısrarla istemektedirler: çünkü sömürgeleşmiş bir halk olmaktan çıkarak, bağımsız bir devletin yurttaşları olacaklarını bilmektedirler.
     -Coğrafi ve siyasal bakımlardan, bu vilayet, Anadolu’yu tamamlayan bir parçadır. Musul ancak Anadolu’ya bağlı kalmakla gerçek çıkış yerleri olan Akdeniz limanlarıyla sıkı ilişki kurabilir.
     -Hukuki bakımdan hala Osmanlı devletinin bir parçası olan Musul için İngiltere’nin yapacağı bütün anlaşmaların ve sözleşmelerin hukuki açıdan hiçbir değeri olmaz.
     -Anadolu’nun güney kesimlerini birleştiren yolların kavşak noktası olan Musul’un ticaret ilişkilerimiz ve bölgenin güvenilirliği bakımından Türkiye’nin elinde olması zorunludur.
     -Musul vilayeti, Türkiye’nin birçok başka parçaları gibi, savaşın durmasından sonra ve yapılmış sözleşmelere aykırı olarak Türkiye’den alınmıştır. Bu yüzden, aynı durumda kalmış öteki bölgeler gibi, Musul’un da Türkiye’ye verilmesi gerekir.
   
     Yukarıda sıralanan ve gerçekçi gerekçelerle desteklenmiş görüşü şu anda ülkeyi yönetenlerin üretebileceğini sanmıyorum. Hatta anlayabileceklerini da sanmıyorum. Bu işler oradan buradan gelecek paraların hesabını yapmaya benzemez. İşte bu durumda tüm yük, vatanın gerçek sevdalılarına düşmektedir. Önemli olan bu yükü taşıyacak gücümüzün olup, olmadığıdır.

Güven Kaya
28.10.2014.

Not: Bu yazıyı beğendiyseniz alttaki butondan facebook, twitter, pinterest ve G+ tuşlarına basarak arkadaşlarınızla paylaşırsanız sevinirim. Teşekkürler.

Kuzey Irak'ta Bağımsızlık Referandumu, Barzani ve Türkiye.



Barzani emmi oynadığı tiyatroda perdeyi erkenden kapatmak üzere.
bu işin olmayacağını referandumdan bağımsızlık çıksa bile ilan etmeyeceklerini/edemeyeceklerini daha önce birçok ortamda beyan etmiş idim. gerekçelerim herkesin gördüğü ama paranoyaya takılıp, anlamak istemedikleri "appacık" ortada olan gerçeklerdi:
1.ırak anayasasını yazan ve dünyaya wilson emmi ilkelerini ihraç eden musalılar bile taaa en başından beri, yani anayasa hükmü olan 2 yıl içinde referandumu gerçekleştirme zorunluluğunun olduğu andan beri, bu referanduma karşılar. şu anda da aynı söylemdeler. ve bu yüzdendir ki barzani emmi perdeyi indiriyor. pek tabi ki şimdilik.
2.ortam uygun değildi. musalı emmiler aynı anda kuzey kore, iran, suriye, kısmen katar ve pek tabi ki türkiye ile aynı anda uğraşmak zorunda olduğundan bir de ırak gibi pisliğin en derinine girmek istemedi.
3.rusyanın odak noktası daha ziyade suriye olduğundan barzani emmi rsyadan umduğu desteği resmen ve fiilen elde edemedi. çünkü rusya suriyede kendini hayli egemen olarak hissetmediği sürece kaldırıp başını başka bir yere bakmaz. ırak ile ilgili sorunu iran vasıtasıyla demlemesi mümkündür ve o da bunu yapıyor. çünkü yönetim şiidir ve heşdi şebi ya da haşdi şabi (her neyse arapça ve farsçaya hiç yatkın değilim) gibi bir siyasi ve askeri güç iran güdümlüdür. zaten ıkyb denen teröristler ırak ordusu ve bunlardan oluşan güce karşı duramadılar. talabani tarafının kaypak davranmasını pek ciddiye almıyorum. zaten tüm kürtler apdullah öcalanın dediği gibi "ihanet şebekesidir." onların işleri güçleri birbirlerine ihanet etmektir.
4.barzani emmiye pekaka ve dolayısıyla peyede de destek olmadı. haliyle birlikte hareket etme hayali suya düştü.
5.suriye bölgesinde beşar esat çok anlamlı ve yerinde bir açıklama yaptı: (mealen) tüm suriye topraklarının tamamı suriye ordusu tarafından ele geçirilmedikçe bu iş bitti demiyoruz. bu ne demektir? türkiye ile aramızdaki sınırın 800 km si boyunca uzanan peyede teröristlerinin haksız bir şekilde işgal ettiği yerleri de ele geçireceğiz demektir.
bu arada biz ne yapıyoruz? 911 kmlik sınırın 800 km sini hiçe sayıyor ve 100 küsur km ile avunmaya çabalıyoruz. bunun neden böyle olduğunu soran (bir cılız sesten başka) bir gazeteci veya siyasetçi görmedim. beyler kimi kandırıyorsunuz? orada daha büyük bir bölüm kürtlerin eline bırakılmış durumda ve siz hala halkı oyalıyorsunuz. bunun nedeni, terörist dediğiniz adamlara bir 29 ekim günü ülkem sınırları içinde, hem de silahlı olarak, hareket serbestisi vermenizde mi yatıyor? yoksa hala ülkede kürt sorunu vardır noktasında mısınız?

Güven Kaya.
28.10.2010.

Not: Bu yazıyı beğendiyseniz alttaki butondan facebook, twitter, pinterest ve G+ tuşlarına basarak arkadaşlarınızla paylaşırsanız sevinirim. Teşekkürler.

25 Ekim 2017 Çarşamba

Çöl Fırtınası Harekatı:5


Körfez Harekatından alınan dersler.

1.1982 yılında ortaya atılan kara-hava muharebeleri konsepti ilk defa burada uygulanmıştır. Kara harekatı ile birlikte amfibi harekat ta yapıldığından bu doktrin denizlerde de uygulanmıştır.
 2. Yüksel teknoloji ürünü silahların, stratejik amaçlarla, önemli hedeflere karşı kullanılmasını öngören Ayrımcı Caydırıcılık konsepti operatif sanata yeni bir boyut kazandırmıştır.
 3. Teknolojik üstünlüğün sayıca üstünlüğe galip geldiği bir defa daha görülmüştür.
 4. Uzayda konuşlu füze ikaz sistemlerinin görevlerini başarıyla yerine getirdiği görülmüştür. Bu sayede Irak füzelerini ve muhtemel hedeflerini 3 dakika içinde belirlemek ve hedef alınan ülkeyi ikaz etmek mümkün olmuştur.
 5. Uzayda konuşlu sistemler istihbarat temininde başarıyla kullanılsalar bile taktik istihbarat için uçakların ve insansız hava araçlarının icra ettiği keşif harekatına hala ihtiyaç olduğu anlaşılmıştır.
 6.Emir komuta sisteminin aksaksız olarak yürütülmesi için mümkün olduğu kadar basit olması gerektiği anlaşılmıştır.
 7. Kara muharebesi 100 saatten kısa bir sürede sona ermiş ve hızın ve manevranın muharebedeki önemi bir defa daha görülmüştür. Bu muharebelerde taarruz savunmaya, hız ve hareket sabit konumdaki ise zırh ve tahkimata üstün gelmiştir.
8. Kimyasal tehdide karşı savunmanın önemi anlaşılmıştır. Özellikle muharebe alanında kullanılan zırhlı araçların kimyasal tehdide karşı korunaklı olması ve personel için uygun kimyasal koruma teçhizatı bulunmasının önemi anlaşılmıştır. Çünkü kimyasal mühimmatın kullanıldığı ortamlarda da ateş ve manevra yapılmak zorunda kalınabileceği görülmüştür.
 9.Muharebelerin sadece gündüz değil gece de icra edilmeye devam edilmeye başlanması sebebiyle gece görüş cihazları ve termal kamera gibi cihazların önemi artmıştır.
 10. Silah ve silah sistemlerinin menzil, çap ve etki sahası açısından birbirleriyle koordine edilerek birbirlerinin eksiklerini tamamlayacak şekilde kullanılmasının büyük bir sinerji yarattığı ortaya çıkmıştır.
 11. Psikolojik harekattan azami şekilde faydalanılmıştır. Bu husus bir savaşın tarihte ilk defa naklen televizyon ekranlarından tüm dünyada seyredilmesi sebebiyle özellikle büyük etki yaratmıştır.
 12. Yüksek teknolojili sistemlerle elektronik olarak hava harp silah ve teçhizatına karşı uygulandığı hava harekatlarında, paket taarruzlarla yoğunluk istenilen hedeflere teksif edilerek zayiat verilmeden düşman üzerine çok şiddetli darbeler indirilebileceği görülmüştür.
 13. Lojistik sistemde de büyük yenilikler ortaya çıkmıştır.İkmal Bakım Bölgeleri (İBB) ve İkmal Noktaları Serisi (İNS) gibi klasik ikmal yerleri uygulaması yerine ikmal faaliyetleri ileri lojistik üsler tesis edilerek sağlanmıştır.

Not: Bu yazıyı beğendiyseniz alttaki butondan facebook, twitter, pinterest ve G+ tuşlarına basarak arkadaşlarınızla paylaşırsanız sevinirim. Teşekkürler.

Çöl Fırtınası Harekatı:4



Irak ordusunun yenilmesinin muhtemel sebepleri.
 -Katı ve merkezi emir komuta sistemi ve bundan kaynaklanan Irak'lı birlik komutanlarının inisiyatif kullanma isteksizliği.
 -Çöl koşullarında örtü ve korumadan mahrum bir şekilde hava saldırılarına hassas kara birlikleri ve lojistik sistemler.
 -Savunmaya dayanan muharebe anlayışı ve derin harekat icra etmek için sınırlı kabiliyet.
 -Uzun ikmal ve ulaştırma yollar.
 -Sevk ve idaresi zor bir lojistik sistem.
 -Yetersiz eğitim seviyesindeki birlikler.
 -Koalisyon kuvvetlerini gücünü göz ardı etmek.
 -ABD'lilerin üstün teknolojisi karşısında Irak ordusunun düşük teknolojisi.
 -Iraklı liderlerin ve generallerin koalisyon kuvvetlerinin gücünü göz ardı etmesi.
 -Sınırlı hava harekatı yeteneği.
 -Etkisiz bir dış istihbarat.

Not: Bu yazıyı beğendiyseniz alttaki butondan facebook, twitter, pinterest ve G+ tuşlarına basarak arkadaşlarınızla paylaşırsanız sevinirim. Teşekkürler.

Çöl Fırtınası Harekatı: 3. Bölüm.


Harekatın İcrası.

Saddam Hüseyin'in 1990 yılında Kuveyt'i işgal etmesi üzerine Suudi Arabistan'ın çağrısıyla oluşturulan koalisyon kuvvetleri bölgeye yakın yerlere yığınaklanırken, CENTCOM tarafından dört safhalı bir askeri harekat planı hazırlandı. Bu harekatın ilk üç safhası hava harekatlarından oluşuyordu.

1. Safha olan stratejik hava harekatı safhası; 17-23 Ocak 1991 tarihleri arasında icra edildi. Bu harekat ile; Irak hava savunma sistemleri scud füzeleri ve komuta kontrol sistemlerine taarruz edilerek Irak ordusunun sevk ve idare sistemi işlemez hale getirildi. Hava hakimiyeti tam olarak sağlandı ve Irak uçaklarının %35'i havadayken, bir kısmı da yerdeyken vurularak imha edildi.

2. Safha olan Kuveyt harekat alanında bulunan Irak kuvvetlerine yönelik hava harekatı safhası 24 Ocak günü gerçekleştirildi ve Kuveyt'teki mobil hava savunma sistemlerinin etkisiz hale getirilmesine çalışıldı.

 3. Safha olan Kuveyt harekat alanını tecrit etmeye ve Irak cumhuriyet muhafızlarının muharebe etkinliğinin yok edilmesine yönelik hava harekatı safhası; 25 Ocak-23 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirildi. Böylece Kuveyt'teki Irak kuvvetlerinin iyice yıpratılmasına çalışıldı.

 4. Safha olan kara harekat safhası; 24-28 Şubat tarihleri arasında gerçekleştirildi. Bu harekat sırasında tarafların kuvvet yapısı şöyleydi: Irak kara kuvvetleri; 7 kolordu, 8 cumhuriyet muhafızları (zırhlı) tümeni, 5 mekanize tümen, 50 piyade tümeni, 2 başkanlık muhafız tugayı ve 3 özel kuvvet tugayından oluşuyordu. Irak'ın elinde ayrıca; modernize edilerek menzili 550 kilometreye çıkarılmış olan 400 kadar El-Hüseyin (scud ss-1) füzesi bulunuyordu.

 Bu kuvvetleri şu şekilde tertiplenmişti: Irak kara birlikleri, kuvvet çoğunluğu ile Irak-Kuveyt sınırına tertiplenmişti. Bu birlikler; Irak-Kuveyt sınırı boyunca iki savunma kuşağı şeklinde tertiplendi. Cumhuriyet muhafızları ise harekat alanı ihtiyatı olarak bu savunma kuşaklarının gerisinde konuşlandı. Bir kısım birlikler de Kuveyt'i savunmak için Kuveyt'te mevzilendirildi.

Irak genelkurmayı; arazi şartlarını, tarihi tecrübeleri ve yol şebekesinin kısıtlı olmasını dikkate alarak koalisyon kuvvetlerinin taarruz ederken çölün iç kesimlerini kullanmayacaklarını düşündüğünden Kuveyt şehri-Basra istikametinde yapılacak bir taarruza göre birliklerini tertiplemişti.

Bu tertiplenme tam da geri kafalı ilkel bir diktatörün yönettiği bir orduya yakışır bir tertiplenmeydi. Iraklılar Kuveyt'i terk etmeyerek kabadayı olduklarını göstermişler ama koalisyon güçlerine karşı Kuveyt'i uygun bir şekilde savunmayı akıl edememişler ve esas olarak Irak'ı savunmayı düşünmüşlerdi. Akıllarınca koalisyon güçleri çok istedikleri Kuveyt'e saldırıp orayı alsalar da Irak'a girmeyeceklerdi. Eğer girmeye niyet ederlerse de sınırda onları karşılayıp durduracaklardı.

Fakat bu hatalı düşünceye göre yapılan bu yanlış plan sebebiyle 18. ABD hava indirme kolordusu ve 7. ABD kolordusu cephesinde savunma için sadece 5 Irak tümeni yerleştirmişlerdi. Çünkü koalisyon kuvvetleri Kuveyt'e tali bir taarruz yaparken asıl taarruzu savunma hatlarında tertiplenen Irak ordusunun asıl kısmının yan ve gerilerine saldırmayı planlamıştı. Bu hatalı değerlendirme ise Iraklıların kısa süre içinde hezimete uğramasına sebep oldu.

Koalisyon kuvvetleri Iraklıların tahminlerinin aksine taarruz için şu şekilde tertiplenmişti: Koalisyon birlikleri; Batıdan doğuya 18. ABD hava indirme kolordusu, 7. ABD kolordusu, 4. birleşik Arap kolordusu ve 3. ABD deniz piyade kolordusu taarruz kademesinde ve 1. ABD keşif tümeni ihtiyatta olacak şekilde taarruz için tertiplendi.

Bu birliklerin görevleri ise şu şekilde belirlenmişti:

18. hava indirme kolordusu; Rafha'dan As salman'a kadar uzanan bir hat boyunca Fırat vadisindeki An nasıriyah bölgesine taarruz edecek, As salman bölgesini ele geçirecek ve bu bölgede bir ileri üs tesis etmeyi müteakip uçar birlik harekatı icra ederek Irak ordusunun ana çekilme yolu olan 8 numaralı otoyolu kesecekti. Müteakiben güneyinde taarruz eden 7. kolordu ile birleşerek bu kuvvetin kuzey ve batı yan emniyetini sağlayacak ve cumhuriyet muhafızlarına saldıracaktı.

7. kolordu; emirle, Irak savunma cephesini Al batın vadisi istikametinde yaracak ve ikinci kademe kuvvetlerini imha ettikten sonra cumhuriyet muhafızlarına karşı kütle halinde bir zırhlı birlik taarruzu yapacaktı.

 Doğuda taarruz edecek olan 4. birleşik Arap kolordusu ve 3. deniz piyade kolordusu; birbirleriyle koordineli olarak Kuveyt'i işgal etmiş olan Irak birliklerine taarruz edecek , Kuveyt'i işgalden kurtaracak ve düşmanı asıl taarruzun yeri hakkında yanıltacaktı.

Bu maksatla deniz piyade kolordusundan bir tugayı Basra Körfezi'ndeki Faylaka adasına amfibi harekat icra edecekti.

 Bunun sonucunda koalisyon güçlerinin taarruzları kısa süre içinde büyük bir başarı kazandı ve neredeyse tüm Irak ordusu imha edilerek etkisiz hale getirildi.

Not: Bu yazıyı beğendiyseniz alttaki butondan facebook, twitter, pinterest ve G+ tuşlarına basarak arkadaşlarınızla paylaşırsanız sevinirim. Teşekkürler.

Çöl Fırtınası Harekatı: 2. Bölüm.


İttifakın oluşumu ve planlama faaliyetleri. 1990 yılında, Arap dünyasının lideri olmak isteyen Saddam Hüseyin bir gece ansızın Kuveyt'i işgal ettiğinde, şu anda çoğu insanın tahmin edeceğinin aksine, Irak'ın bir askeri operasyonla ve zorla Kuveyt'ten çıkarılması için yapılan çağrı ABD'den değil Suudi Arabistan'dan geldi. Çünkü Suudi Arabistan da Irak gibi Arap Dünyasının liderliğine oynayan ve Araplar arasında ağırlığı olan bir devletti. Halbuki şimdi Irak, Kuveyt'i işgal ederek Suudilere meydan okuyordu. Bu işgal silah zoruyla kaldırılmazsa Irak muhtemelen diğer körfez ülkelerini de işgal edecek ve elde edeceği büyük petrol rezervleriyle kısa sürede daha da fazla silahlanarak Suudi Arabistan'ı da işgal edebilecekti. Bu ise Suudi Arabistan gibi Suudi hanedanının da sonu demekti. Bu sebeple hemen harekete geçen Suudi Arabistan'ın çağrısı üzerine 14'ü Müslüman toplam 33 ülkenin katılımıyla geniş bir koalisyon oluşturuldu. Bunun üzerine, büyük kısmı ABD'li general (meşhur çöl ayısı) Schwarzkoph'un emrine, bir kısmı ise harekat kontrolüne verilen koalisyon kuvvetlerinin yapacağı harekatın planlamasına başlandı. Planlama faaliyetleri, ABD'nin Dahran'daki üssüne konuşlanan Centkom karargahınca yürütüldü. Bu planlama faaliyetinde harekatın askeri amacı, stratejik makamlar tarafından; ''öncelik Kuveyt'teki işgal ordusu olmak üzere, Irak silahlı kuvvetlerinin yurt içi ile her türlü irtibatını en kısa sürede kesmek, Irak ordusunun savaşma azim ve iradesini kırmak ve muharebeye devam imkan ve kabiliyetini yok etmek suretiyle politik amacı gerçekleştirmek''olarak belirlendi. Politik amaç ise Irak'ı Kuveyt'ten çıkararak Kuveyt'in bağımsız bir devlet olarak varlığını korumak ve Saddam tarafından zorla bozulan Ortadoğu'daki dengelerin yeniden kurulmasını sağlamaktı.
 Yapılan çalışmalar sonucunda dört safhadan oluşan bir harekat planı hazırlandı:
 1. Safha; stratejik hava harekatı safhası.
 2. Safha; Kuveyt harekat alanında bulunan Irak kuvvetlerine yönelik hava harekatı safhası.
 3. Safha; Kuveyt harekat alanını tecrit etmeye ve Irak cumhuriyet muhafızlarının (Irak'ın doğrudan devlet başkanına bağlı olan en seçkin birlikleri) muharebe etkinliğinin yok edilmesine yönelik hava harekatı safhası.
 4. Safha; Kuveyt'te bulunan Irak kara birliklerine yönelik kara harekatı safhası.

 Bu planlamaya göre harekatın icrası ile ilgili olarak ta şu hususlar tespit edildi:
 -Hava taarruzları ile Irak birliklerinin muharebe gücünün en az yarıya indirilmesi ve özellikle bazı özel tugayların daha da yıpratılarak mevcudunun bir tabur seviyesine indirilmesi (Yani diyorlar ki, ben hava kuvvetleriyle Irak'ın kara birliklerini yok edeceğim, geriye kalan üç beş kişiyi de dostlar alışverişte görsün misali kara birliklerini göndererek avlayacağım).
 -Kara birliklerinin taarruzu sırasında sadece bazı kritik bölgelerdeki Irak kuvvetleri ile yakın temasa geçilmesi, diğer kuvvetlerin kuşatılarak teslim alınması.
 -Cumhuriyet muhafızlarının, taarruzun sıklet merkezi bölgesinde kullanılmasını önlemek için bu birlikleri yanlış yöne kanalize edilmesi için operatif aldatma yapılması.
 -Engellerden geçit açma gibi kritik faaliyetleri örtmek için birçok yerde taktik aldatmalar yapılması.

 Bu genel hususlar çerçevesinde kara harekatının (taarruzun) menevra planı ise şu şekilde belirlendi:
 Batıdan doğuya; 18. ABD hava indirme kolordusu, 7. ABD kolordusu, 4. birleşik Arap kolordusu ve 1. ABD keşif tümeni taarruz kademesinde, 1. ABD keşif tümeni ihtiyatta ve asıl taarruz 7. ABD kolordusu bölgesinde olmak üzere taarruz edilecektir.

Çöl Fırtınası Harekatı: 1. Bölüm.


Çöl Fırtınası Harekatının sebepleri ve genel olarak icrası. Sovyetler Birliği'nin Gorbaçov'un iktidara gelmesinin ardından Glasnost ve Prestorika gibi iki temel açılımla dağılma sürecine girmesi soğuk savaşın da artık sona ermek üzere olduğunu gösteriyordu. 2. Dünya Savaşı'ndan itibaren dünyaya hakim olan iki kutuplu (Bağlantısızlar ve diğer devletler gerçek anlamda bir kutup olmayı hiçbir zaman başaramadılar.) düzen, kendi içinde disiplinli ve sabit bir yapı ortaya çıkarmıştı. 

Ancak soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte iki kutuptaki dominant devletlerin etkisi ile ortaya çıkmış olan stabil yapı yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladı. Bunun ardından birçok bölgede yeni mücadeleler ve çatışmalar yaşanmaya başladı. 

Bu çatışmaların ilki Ortadoğu'da meydana geldi. Irak'ın başına bir darbe ile gelen ve uzun süredir Baas Rejimi denilen ve Arap milliyetçiliğine dayanan baskıcı bir yönetim ile Irak'ı demir yumruğuyla yöneten diktatör Saddam Hüseyin, ortaya çıkan yeni şartların kendisinin Arap liderliğini ele geçirmesi için uygun olduğunu düşünmeye başladı. 

Fakat liderlik için para veya Ortadoğu'daki en kolay para kazanma yolu olan petrol gerekiyordu. Gerçi Irak'ın oldukça önemli petrol rezervleri vardı ama Saddam, İran savaşında ülke ekonomisini mahvetmiş ve kurduğu büyük ordular ve bu ordulara aldığı silahlar sebebiyle kendi rezervleri Irak için yeterli gelmiyordu. 

Bu sebeple Saddam, uzun süredir sınır anlaşmazlıkları yaşadığı ve petrol kaynaklarını çalmakla itham ettiği Kuveyt'i işgal etmeye karar verdi. Kuveyt sadece petrol kaynağı aşısından değil, Okyanus'a çıkan bir kapı olması açısından da önemliydi ve bu haliyle Irak'ı Ortadoğu'da lider konumuna çıkaracak bir yapıdaydı. İşte bu sebeple Saddam Hüseyin, 1990 yılında Kuveyt'i işgal etti. 

Bu işgal bütün dünyada şiddetle kınandı, ancak sesi en fazla çıkan tabii ki Ortadoğu'yu tam bir sömürge haline getirebileceği uygun bir ortamın doğmak üzere olduğunu düşünen ABD idi. Bu konu doğal olarak BM gündemine de geldi ve 2 Ağustos 1990 günü BM, Irak'ın Kuveyt'i işgalini kınadı. 

Fakat Saddam, tıpkı tüm diğer diktatörler gibi, kendini dünya lideri, korkusuz, asla geri adım atmayan, dik duran ve eğilmeyen bir megaloman olduğundan yaklaşan tehlikeyi mantıklı bir şekilde değerlendirip politik manevralarla bu işin içinden çıkmaya çalışacağına 8 Ağustos günü Kuveyt'i ilhak ettiklerini ilan etti. Bunun üzerine ABD, aynı gün içinde bazı askeri birliklerini bölgeye göndermeye başladı. 

Saddam, buna rağmen tavrını değiştirmemekte inat etmeye devam etti. Ayrıca, bunu bir Müslüman-Hristiyan çatışması gibi göstermeye çalışarak cihat ilan etti. Ama bunu hiç kimse ciddiye almadı ve 10 Ağustos'ta toplanan Arap Birliği, işgal ve ilhakı kınadığı gibi körfeze askeri kuvvet gönderilmesi kararı aldı. 

Bunun ardında BM'de 26 Ağustos günü, Irak'a ambargo uygulanmasına karar verdi. Saddam bedava petrol verme vaadi ile ambargoyu delmeye çalıştı fakat başarılı olamadı. 

 29 Ağustos günü, artık okun yaydan çıkmak üzere olduğunun ilk ciddi işareti ortaya çıktı. BM, Irak'ın 15 Ocak 1991 tarihine kadar Kuveyt'i boşaltmaması durumunda, Irak'a karşı kuvvet kullanmaya izin veren 687 sayılı kararı aldı. 

Fakat Saddam hala işin ciddiyetini anlayamadı veya anladıysa da ilkel bir kabadayılık dürtüsüyle geri çekilmek yerine kendisini yok olmaya, ülkesini de paramparça olmaya götürecek yolda yürümeye devam etti. 

Bunun üzerine, 17 Ocak günü BM şemsiyesi altında ve ABD liderliğinde oluşturulan koalisyon, Irak'a karşı hava harekatına başladı. Bu olay, tarihte ilk defa bütün dünyanın bir ülkenin bombalanmasını naklen seyrettiği bir sürecin başlamasına sebep oldu. Irak, ülkesindeki yabancı gazete ve televizyonları toprakları dışına çıkarmadığı için televizyonlar tüm bombardımanı saniyesi saniyesine dünyaya yayınladı. 

Bu hava harekatı sonucunda Irak'ın geri kalmış Sovyet teknolojisiyle üretilmiş hava savunma sistemleri hiçbir işe yaramadan imha edildi. Çünkü ABD ordusu ve kısmen de diğer NATO üyesi Avrupa ülkeleri orduları, bilgisayarların ağırlıklı olarak kullanıldığı postmodern bir savaş icra ediyorlardı. Doğal olarak, hem silah teknolojisi, hem bilgi seviyesi ve hem de zihniyet açısından oldukça ilkel bir ordu olan Irak ordusu yapılan saldırılara cevap veremedi. 

 Bunun üzerine Saddam, uzun menzilli füzeleri kullanarak karşılık vermeyi denedi.  Bunu yaparken gözettiği diğer bir husus ta, en azından İran'ı, bazı küçük İslam ülkelerini ve terör örgütlerini yanına çekebilmek için füzeleri İsrail'deki hedeflere yolladı. İlk füzeler 18 Ocak günü Hayfa ve Tel Aviv'e atıldı. Saddam'ın amacı İsrail'i karşılık vermeye zorlamak ve karşılık verince de bunu bir dinler arası mücadeleye dönüştürerek propaganda yapmaktı. 

Fakat ABD buna izin vermedi. İsrail'e ve bölgedeki saldırıya uğrama ihtimali olan diğer ülkelere vatansever anlamına gelen Patriot Füzesavar sistemleri gönderdi. Bu sistemler, Irak füzelerini havada iken vurarak etkisiz hale getirmede oldukça başarılı olunca bundan sonra her füze tehdidinde tehdit altındaki ülkelerin hemen kiralamak veya satın almak için harekete geçtiği füzeler oldu. 

Bu sırada koalisyon kuvvetlerinin yığınaklanması tamamlandı ve BM, 19 Şubat 1991 günü, Kuveyt'in koşulsuz olarak boşaltılması için Saddam'a son olarak 23 Şubat'a kadar süre tanındı. Fakat Saddam yine geri adım atmadı. 

Bunun üzerine, 24 Şubat günü saat sabahın üçünde kara harekatı başladı. Saddam'ın büyük ve hantal Tümenleri, ABD'nin ve diğer koalisyon üyelerinin çevik zırhlı, mekanize ve hava indirme tümen ve tugayları karşısında bir varlık gösteremedi. 

Silahlı helikopterlerin zırhlı birliklerle koordineli olarak Irak tümenlerine karşı kullanılmasıyla Irak tankları hiçbir hareket gösteremeden imha edildi. 

27 Şubat günü koalisyon güçleri Kuveyt şehrine girdi ve Irak ateşkes istedi. 

3 Mart günü çatışmalar sona erdi ve taraflar ateşkes görüşmelerine başladılar.

Not: Bu yazıyı beğendiyseniz alttaki butondan facebook, twitter, pinterest ve G+ tuşlarına basarak arkadaşlarınızla paylaşırsanız sevinirim. Teşekkürler.

27 Eylül 2017 Çarşamba

Irak'ın kuzeyindeki referandum kimin işine geliyor?


Irak'ın kuzeyindeki referandumu dünyada bir tek İsrail ve diasporası gayet kararlı ve istekli bir şekilde destekliyor. 
Neden acaba? 
Bence bunun Barzani'nin Yahudi olduğunu iddia edenlerin söyledikleriyle hiçbir alakası yok. 
Sorun şu: İsrail kurulduğu günden beri Araplarla savaşıyor ve sürekli güvenlik endişesiyle yaşıyor. 
Bu tüm İsrail politikalarına ve hatta basit devlet faaliyetlerine bile yansıyor. 
Ben Londra'da görev yaparken bir defa İsrail elçiliğinde verilen resepsiyona gitmekle görevlendirilmiştim. İçeri girmek için uygulanan güvenlik prosedürü, ne İngilizlerin Savunma Bakanlığı ve daha gizli işlerin yapıldığı JTAC, ne de Türkiye'nin herhangi bir askeri kurumunda rastlamadığım kadar sıkı bir prosedürdü. Üç kademeli bir güvenlik kontrolü uygulanıyordu. 
Bu kontrolden sıkılan birçok ülke ataşesi İsrail resepsiyonlarına gitmek istemediğini söylüyordu. 
Bu da İsrail için uzun bir süre daha katlanamayacağı önemli sorunlara sebep oluyor. 
İsrail ne yaptıysa güvenlik endişesi sorunundan kurtulamadı. 
Şu anda İsrail halkı ve Yahudi diasporası bu politikadan bıkmış durumda ve çoğu Yahudi artık daha fazla çatışma ve daha fazla güvenlik endişesi istemiyor. 
Ama bunun için Arapların ikna edilmesi gerek. 
Ancak bu oldukça zor. 
Çünkü Araplar İsrail'in işgal ettiği ve milyonlarca Yahudi yerleştirdiği toprakları geri istiyor ama İsrail bu toprakları geri vermek istemiyor. 
Zaten veremez de.
Çünkü o toprakları verirse iç savaş yaşar ve İsrail çöker. 
Bunun yerine daha basit bir çözüm buldular.
Aslında bu yeni bulunmuş bir çözüm değil. 
20-30 senedir düşündükleri ama uygun şartların ilk defa bu gün oluştuğu bir çözüm. 
Bu çözüm: Ortadoğu'nun siyasette etkin olan etnik ve kültürel yapısını değiştirmektir. 
Bunun için Irak Arapları Şii ve Sünni olarak bölündü. 
Suriye de en az dört parçaya bölündü. 
Ama bu yeterli değil. 
Çünkü bu yapılar henüz bağımsız devletler değiller ve uluslararası politikada etkinlikleri çok az ve dolaylı. Uluslararası politikada rol oynayabilecek yeni bir aktör lazım. 
Ortadoğu yıllardır; Arap ve Yahudi gibi akraba iki kültür ile Fars ve Türk gibi farklı iki kültürün devlet kurup uluslararası politikaya dahil olduğu bir kombinazon üzerinde yürüyordu. 
Bu durumdan ise her zaman İsrail rahatsız oluyordu. 
Çünkü diğer üç unsur konu İsrail olduğunda dini sebeplerle genellikle bir araya gelebiliyordu.
İsrail, Humeyni devrimi öncesinde İran ile daha sonraki dönemde Türkiye ile işbirliği imkanları arayarak bu birliktelikte zaman zaman çatlaklar oluşturabiliyordu ama bunun güvenilir bir yöntem olmadığı İran devrimi ve One Minute olayı ile ortaya çıktı.
İsrail'in şimdi yapmaya çalıştığı bu dörtlü yapıya yeni bir oyuncunun dahil olmasını sağlamak.
İsrail kendisinden önceki üçlü kültürel yapıya girdiğinde bu çok zor ve çatışmalı olmuştu. 
Şimdi yeni bir oyuncu, mevcut dörtlü yapıya dahil olunca bütün dikkatler bu sisteme yeni girmeye çalışan beşinci unsura yönelecek ve muhtemelen bu sebeple çatışmalar çıkacaktır. 
Bu sayede İsrail üzerindeki baskı ortadan kalkacak ve belki de yıllardır yapamadığı şeyi, yani işgal ettiği toprakların İsrail'e ait olduğunu Araplara, İran'a ve Türkiye'ye kabul ettirecektir. 
Bence olan biten bundan ibarettir. 
Konunun dinle veya Barzani'nin Yahudi olmasıyla alakası yoktur.
Saygılar sunarım.
27.09.2017.

17 Ocak 2017 Salı

Esat, Saddam ve Kaddafi'ye övgüler düzmenin dayanılmaz hafifliği.


Sanal alemde arkadaşlarla bazı paylaşımlar üzerinden tartışma fırsatımız da oluyor. 
Benim son zamanlarda bu tartışmalarda anlamakta en çok zorluk çektiğim şey Esat, Saddam ve Kaddafi hakkındaki farklı yargılar.  
Zalim Esed, bilmem nerede cuma namazı kılacağız filan diyenleri hiç ciddiye almıyorum.
Zaten bunların hayal aleminde yaşadıkları, boş boş yaygara yaptıkları şimdiye kadar yaşanan gelişmeler net bir şekilde gösterdi.
Benim asıl anlayamadığım, Türkiye'de demokrasi savunucusu kesilip te Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki Saddam, Esat ve Kaddafi gibi diktatörlerin eskiden ülkelerinde yaptığı bazı uygulamaları örnek göstererek bunları övmeye çalışmaları.
Demokrasiyi savunan birinin bir diktatörü methetmesinin garabetinin farkında olduklarından olsa gerek bu tür destek verenler genellikle eski yönetimleri şimdiki anarşi ve çatışmalar ile kıyaslıyorlar.
Bazen de eski rejimlerin en güzel denilebilecek (gerçekten halkın her kesimine uygulanıp uygulanmadığını bilmediğim bazı iddiaları) uygulamaları alt alta sıralayıp bu eski diktatörleri ehveni şer göstermeye çalışıyorlar.
Söyledikleri en çarpıcı cümle ise; ''Esat veya Kaddafi, şimdiki teröristlerden çok daha iyiydiler.''
Evet, belki de haklılar.  
Bunlar sadece teröristlerden daha iyi bence. 
O da bir nebze iyi. 
Ama bir yönetimin kıyaslanacağı şey terör örgütleri değildir. Bir yönetim şekli belki başka yönetim şekilleriyle kıyaslanabilir ama terör örgütleriyle kıyaslanması bence komik olmasa bile tuhaf bir yaklaşımdır.
Bir diktatör, sadece terör örgütlerinden daha iyi diye övgüye layık olamaz.
En iyisi demokratik yönetimlerin kurulmasıdır. 
Tamam, bunlar bazı iyi uygulamalar yapmışlar ve dış güçler şimdi bu ülkeleri karıştırıyorlar. 
Kahrolsun dış güçler ama Nasrettin Hoca'nın fıkrasındaki gibi ''Hırsızın hiç mi suçu yok?'' acaba?
Ülkelerinin bu hale gelmesinin en büyük sorumluluğu Esat, Kaddafi ve Saddam değil midir? 
Tamam ABD'den Avrupa'ya, onlardan Rusya ve İran'a kadar herkes bu ülkelere çomak soktu ama aynı ülkeler bazı demokratik ülkelere de aynı şeyi yaptılar ama bu üç ülke gibi karıştıramadılar. 
Demek ki bu üç şahıs ülkelerini çok kötü yönetmiş ve dış müdahalelere karışı zayıf bırakmış. 
Ayrıca güçlü oldukları dönemlerde bu üç şahıs ve rejimleri başta kendi komşuları olmak üzere dünyanın değişik bölgelerindeki ülkeleri iç karışıklığa sürüklemek için şimdi kendilerine yapıldığı gibi terör örgütlerini desteklediler yıllarca. 
Ben oynanan oyunlara karşıyım ama bu tür tek adam diktatörlüklerine de karşıyım. 
Evet bazı iyi uygulamaları olabilir ama gidin modern bir hayvan çiftliğini görün. 
Çiftlik sahibi hayvanlara çoğu insanın sahip olmadığı kadar rahat bir ortam sunuyor. 
En besleyici yemleri veriyor. 
Hastalanmasınlar diye sürekli veteriner kontrolünde tutuyor. 
Ahırı temizliyor, ısıtıyor ve ilaçlıyor. 
Ve hatta sırtlarını kaşımaları için modern aletler takıyor ahıra. 
Bazen bizzat kendi elleriyle de kaşıyor. 
Ama bunu hayvanların iyiliği için değil kendi iyiliği için yapıyor. 
Çünkü sonuçta çiftçi hepsini kesilip etleri yensin diye satıyor. 
Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki diktatörler de halklarına sadece kendi yönetimlerine seslerini çıkarmasınlar diye ve seslerini çıkarmadıkları müddetçe iyi davrandılar. 
Bence bu ülke halkları sadece emperyalistlere karşı çıkanlara destek vermekle düzelmez. 
Bence demokratik olmayan yönetimlerden bir an önce kurtulup doğru dürüst yönetimler kurmaları lazım. 
Bu noktadan sonra çözüm geriye dönüp yeni diktatörler ortaya çıkarmakta değil, teröristleri de diktatörleri de def edip daha demokratik rejimler kurmaktadır.

Saygılar sunarım.

6 Ocak 2017 Cuma

İstanbul'da Reina'daki Yılbaşı Katliamını Kim Yaptı?

İstanbul'daki yılbaşı katliamında herkes IŞİD'e odaklanmış durumda. 
Peki ya olayın IŞİD'le hiçbir bağlantısı yoksa? 
Ya bu olay Çin ile Türkiye ilişkilerinden rahatsız olan taraflarca yapılmışsa? 
Veya Uygur katliamlarına ses çıkarmamamız için bizzat Çin tarafından organize edilmişse?
Bir başka ihtimal de o gece orada bulunan bazı şahısların ortadan kaldırılması için yapılmış olma olasılığı. 
Bence ilgililer kafasını olayın içine çok fazla sokmayı bırakıp biraz geri çekilmeli ve olan bitene biraz uzaktan bakmalı. 
Böylece büyük resmi görebilirler belki. 
Bence ilk önce öldürülen insanların kimler olduğu iyice araştırılmalı. 
Özellikle de yakın mesafeden ve hedef gözetilerek ateş edilip öldürülenler. 
Bunların kim oldukları, ne iş yaptıkları, bağlantıları filan iyice araştırılmalı.
İŞİD veya PKK saldırıları (Dün İzmir'de olduğu gibi) çabucak ortaya çıkıyor ve failler tespit edilebiliyor. 
Çünkü şehrin göbeğinde eylem yapmak çok büyük bir profesyonellik ve çok detaylı bir planlama gerektirir. 
Şimdiye kadar yapılan eylemlere bakıldığında PKK'da bu profesyonelliğin olmadığı anlaşılıyor.
IŞİD ise uluslararası terör bağlantıları sayesinde son yıllarda bu konuda daha profesyonel hale geldi ama bu olaydaki kadar değil. 
Şimdiye kadar olayın hala çözülememesinden bu işin istihbarat teşkilatları ile bağlantılı profesyonel kişilerce yapıldığı intibaı yaratıyor. 
Kastettiğim tetiği çekenlerin profesyonelliği değil.
O tetiği çeken kişi veya kişileri bulup ikna eden, onlara uygulayacakları bir eylem planı yapan, bu plana göre eyleme katılacakları örgütleyen ve görev taksimatı yapan, onları İstanbul'a getirip eylem gününe kadar gözlerden uzak bir şekilde muhafaza eden, olay öncesinde bu şahısları eylem yerine getiren, eylem sırasında etraftan kontrolsüz müdahaleler olmasın diye önlem alan, eylemden sonra da eylemcileri olay yerinden çıkarıp uzaklaştıran ve izini kaybettiren ekibin profesyonelliğinden bahsediyorum. 
Onun için bence bu olayın altında başka bir çapanoğlu olabileceği ihtimali gözardı edilmemeli.

Saygılar sunarım.

Not: Bu yazıyı beğendiyseniz alttaki butondan facebook, twitter, pinterest ve G+ tuşlarına basarak arkadaşlarınızla paylaşırsanız sevinirim. Teşekkürler.