.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

6 Kasım 2016 Pazar

Bir günlük bir gezinin notları: Kızılcahaman'ın yemekleri ve Soğuk Su Doğal Parkı

       Bu gün sabahleyin Oran'daki Panora Alışveriş Merkezi'nin önünde arabama binerek yola çıktım.
Konya Yolu'ndan Ankara'ya doğru inmeye başladım ve Taurus Alışveriş Merkezi yakınlarında sola dönerek Malazgirt Bulvarı'na girdim. Bulvar boyunca dümdüz devam ederek Eskişehir Yolu köprüsü altından GİMAT'a kadar gittim. Burada sağa dönerek köprünün üzerine çıktım ve İstanbul Yolu üzerinde Bolu istikametine doğru arabayı sürmeye devam ettim.
       Kara Havacılık Okulu (solda)'nu geçtikten bir süre sonra, eskiden Şaşmaz isminde bir şampuan veya deterjan fabrikasının (solda) bulunduğu yere vardım. Burada, o eski fabrikası binasının yerinde olmadığını gördüm. Biraz üzüldüm çünkü 2-3 yıl bu binanın 200-300 metre ilerisinde sağda bulunan kışlada çalışmıştım ve işe gider gelirken hep bu binanın önünden geçerdim. Sol tarafta askeri hava alanı hala yerinde duruyordu. Bu hava alanından yıllarca doğuya göreve gitmek için uçağa bindiğimden ve görev dönüşü de buraya indiğimden hala yerinde olmasına sevindim. Şimdi ne maksatla kullanıldığı hakkında hiçbir bilgim yok, çünkü 15 Temmuz irticai darbe girişiminden sonra birçok askeri kışlanın kapatılacağı söyleniyordu. Burasını ne yaptılar bilmiyorum.
      Sağ tarafa bakınca, çalıştığım birliğin nizamiyesinde cezaevi tabelası olduğunu gördüm. Bir süre Özel Kuvvet alaylarına kışlalık yapan ve daha önce de içinde bir muhabere birliği bulunan bu kışla şimdi cezaevi yapılmış. Buna pek şaşırmadım çünkü bunda şaşılacak bir durum yoktu. Memleket büyük bir ceza evine döndüğü için burasının da cezaevi olmasını normal karşıladım.
      2000'lerin ilk yıllarından beri, açılım maskaralığıyla, Allah verdikçe veriyor soytarılığıyla suç örgütleri devlet eliyle beslenip büyütüldükten sonra kendilerini yeterince güçlü görüp hükumetin yetkilerinin bir kısmını ele geçirmek istediler. Devlete karşı suç işlemelerine ses çıkarılmayan ve hatta desteklenen bu suç örgütleri hükumete karşı gelince birden bire terörist oluverdiler. Bu sebeple bir süredir memlekette tutuklananların çokluğundan hapishaneler yetersiz gelmeye başladı.
      Neyse...
      Yola devam ettim.
      Kazan'a yaklaşınca çok trajikomik bir durumla karşılaştım. Kazan levhasında ilçenin ismi Kahramankazan olarak yazılmıştı. Malum şimdiye kadar Türkiye'de kahraman unvanı bir tek Maraş'a verildi. O da, kurtuluş savaşı sırasında, o zamanlar dünyanın en önemli süper güçlerinden biri olan Fransızlara karşı tüm bir ilin (şehir merkezi, köyler ve ilçelerin tamamı) ellerindeki iptidai silahlarla direnerek aylarca savaşması ve Fransızları şehirden çekilmek zorunda bırakması sebebiyle ve TBMM kararıyla verilmişti.
       Kazan'a böyle bir ünvan verilmesine ağlayayım mı güleyim mi bilemedim. Esas şoku akşam Kazan belediyesinin internet sitesine girince yaşadım. Kahraman unvanını aldıktan sonra Kazanlılar ilçelerinin yeni ismi yazılı olan kimlik kartlarını alabilmek için nüfus müdürlüğüne üşüşmüşler. İnşallah herkesin kimliğini değiştirebilmişlerdir. İnsanlar bu kadar istediğine göre vatandaşa hizmette kusur etmemek lazım.
       Şu sıralar önüne gelen herkes, yüzlerce veya onlarca yıldır kullanılan yer isimlerini bir gecede değiştiriyor. Kimse de bir tepki göstermiyor maalesef. Buna alıştık artık ama Kazan'ın kahramanlığını yine de pek anlayamadım. Benden habersiz ülkeyi yabancı bir devlet işgal etti de Kazan kendi kendine mi kurtuldu? Eğer 15 Temmuz gerici ve irticai darbe teşebbüsü karşısında direnç gösterdiği için ilçeye bu ünvan verildiyse Ankara ve İstanbul da direndi. O zaman Ankara ve İstanbul neden kahraman değil de sadece Kazan kahraman? Ama ne diyeyim. Artık olan olmuş ve ilçe isim levhaları da yol kenarlarına konmuş bir kere. Bu uygulama hem Kazanlılara hem de ülkemize hayırlı uğurlu olur inşallah.
       Kazan'da ve daha doğrusu o civardaki tüm yol boyunca dikkatimi çeken bir şey daha oldu. Bir sürü yerde, yol kenarındaki büyük reklam panolarına cumhurbaşkanının resimleri yapıştırılmış. ABD dahil 21-22 ülkeye gittim. Bunların içinde böyle sağda solda her yere cumhurbaşkanının resminin yapıştırıldığı sadece iki ülke gördüm. Biri Irak, diğeri ise Suriye. Onların da o zamanlar cumhur(devlet)başkanları diktatör Saddam Hüseyin ve diktatör Esatlar (Hem Hafız hem de Beşar döneminde Suriye'ye gittim. Hafız'ın zamanında sadece onun, oğlunun zamanında ise Beşar ve Hafız'ın resimleri her yerde vardı.) idi.
      Bu resimleri görünce resmen ürperdim. Türkiye, sizi AB'ye sokacağım diye iktidara gelenlerin eliyle resmen Ortadoğu devleti ve Ortadoğu tarzı bir diktatörlük rejimine mi götürülüyor? İki resimle nasıl böyle bir düşünceye varıyorsun diyenler olabilir. Ama bana küçükken ebeveynlerim derdi ki ''Peyganberimiz Müslümanlara; Hristiyanlar ve Yahudiler gibi davranmayın, çünkü sizin kim olduğunuzu anlamak isteyen ne düşündüğünüzü sormadan önce nasıl davrandığınıza bakar.'' Ayrıca okuduğum bazı sosyoloji ve psikoloji ile ilgili kitaplarda da davranış tarzının insanların düşüncelerini de yönlendirdiğinden bahsediliyordu.
      Buna da neyse deyip devam edeyim.
      Ana yoldan devam edip Kazan'ı geçer geçmez çevrenin, yani arazi yapısı, bitki örtüsü ve hava durumunun değiştiğini fark ettim. Kurt Boğazı'na çıkarken şimdiye kadar oldukça düz olan arazi sona erdi ve engebeli bir arazi başladı. Ayrıca daha önce yerleşim yerleri çevresi hariç oldukça çorak olan arazi yavaş yavaş meşe ağaçlarıyla kaplı bir hale gelmeye başladı. Burada su kaynakları da arttı.               Gerçi Kazan'ın içinden bir akarsu geçiyor ama Kurt Boğazı'nı geçer geçmez sağ tarafta büyük bir baraj gölü vardı. 1992 yılında bu göle piknik yapmaya gitmiştim. Yine girmeyi düşündüm ama asıl maksadım Kızılcahamam'ı gezmek olduğundan vazgeçtim.
      İlerledikçe bitki örtüsü daha da yoğunlaştı ve çeşitlendi. Şimdi etrafta meşe gibi yaprakları sararmış ağaçların yanında çam gibi yemyeşil iğne yapraklı ağaçlar da görünüyordu. Bir virajı alır almaz karşıma çıkan ağaçlarla kaplı bir tepede Kızılcahamam yazısını görünce gideceğim yere varmak üzere olduğumu anladım.
      Biraz sonra yoldan aşağıya doğru inerken aşağıdaki derin bir vadide binalar göründü. Kızılcahamam'a gelmiştim. İlçeye varınca önce sağa oradan da köprü ile ana yolun üzerinden şehir merkezine girdim.Kızılcahamam oldukça küçük bir ilçeydi. Her yerde belediye başkanının İ.Melih Gökçek ile beraber çekilmiş resimleri vardı. Resimlerde genellikle ''Teşekkürler Melih Başkan.'' ve ''Kızılcahamam'ın 102 yıllık çöp sorununu çözdük. Artık çöp diye bir sorun yok.'' gibi yazılar yazıyordu.
      Tek büyük ve geniş (o da o kadar geniş değil çünkü tek yönlü) ana cadde olan mecburiyet caddesinden yukarıya doğru çıktım. İlçenin en yukarısında, kahvehane-kafe karışımı ahşap ve güzel bir binanın önünde durdum. İçeriye girip bir yorgunluk kahvesi içtikten sonra tekrar yola koyuldum.
      200-300 metre sonra artık dağ yamacına gelmiştim. Burada Soğuk Su Doğal Parkı başlıyordu. Parkın içinde yol kenarlarına dizilmiş bir şekilde bir kaç hotel ve birkaç lokanta vardı. Ayrıca her yere şömineler yapılmış ve insanlar et pişirip piknik yapıyorlardı.
     Ben hiçbir yerde durmadan yolu takip ettim. Oldukça dolambaçlı ve virajlı yoldan yukarıya, dağın en yüksek yerine çıktım. Yol ileride tekrar alçalmaya başlayınca bir yerden döndüm. Dönerken yolun üzerinde ''Ankara Belediyesi'' yazısını gördüm.
      Arabayı sağa çekip dışarıya çıktım. Manzara mükemmeldi. Bazı gençler dağ bisikletleriyle yolda bisiklet sürüyorlardı. Yolu iyice inceledim. Acayip güzel ve sağlam bir yoldu. Sanırım asfalt yakın bir zamanda atılmış ve anlaşılan bu işi Ankara Belediyesi, yani İ.Melih yapmış. Yolun kenarından elimle ölçtüm. Sert tabanın üzerine en az bir karış (23 santim) yüksekliğinde asfalt atılmış, asfaltın yol çizgileri gayet muntazam boyanmıştı. Gayri ihtiyari olarak şu tekerleme dudaklarımdan döküldü: ''Adamlar çalıyorlar ama yol yapıyorlar hakikaten.''
      Sonra bir an durdum ve düşündüm. Bu işte bir terslik vardı. Kızılcahamam Belediyesi'nin yollarını Ankara belediyesi yapmıştı. Ben yol vergisi, su parası vb. verirken Ankara Belediyesi bizim mahalleye hiç doğru dürüst asfalt atmıyordu ama benim ödediğim paralarla buraya gayet güzel asfalt atmıştı.
      Bizim mahalleden İ.Melih ve AKP'ye pek fazla oy çıkmadığından olsa gerek (mahallede insanlar arasındaki dedikodu böyle, ben söylemiyorum) yollar köy yollarından kötü. Bazen o kadar büyük çukurlar açılıyor ki içine düşen bir adan geçen yıl hastaneye kaldırılmış (Ben görmedim. Yine mahalle dedikodularından öğrendim.). Bu bozuk yollar yüzünden mahallede arabası olanların şoförlüğü gelişti. Rallici gibi çok dar alanda çok ani manevraları yapabiliyorlar.
      Şimdi anladım ki bazı yerlerde İ. Melih ile beraber ilçe belediye başkanının boy boy resimlerinin bulunmasının sebebi buymuş. İş resimle oluyorsa İ. Melih Gökçek'e buradan sesleniyorum. Bizim mahalleye de Kızılcahamam'a yaptığın yolun aynısını yap, söz seninle resim çektirip mahallenin her yerine asacağım. Ayrıca yol vergisi, atık su bedeli gibi ücretleri öderken de artık küfretmeyeceğim.
      Lafı fazla uzatmadan yeniden devam edeyim.
      Biraz etrafı seyredip resim çektikten sonra geri dönmeye başladım. Aşağıya inince ilk lokantada durdum. Ağaçlar arasında oldukça güzel bir lokantaydı. Izgara et, yuvarlama çorbası dedikleri bir çorba, içli köfte ve saç kavurma söyledim.
      Garson yemekleri getirince görüntüden yemeğin iyi olduğu anlaşılıyordu. Yemeye başlayınca yanılmadığımı anladım. İçli köfte daha önce değişik yerlerde yediğim içli köftelerden biraz farklıydı. Ama acayip lezzetliydi. Çorba pek sevmem, zaten kızıma söylemiştim ama o da çok lezzetliydi.
Asıl sürpriz et yemeklerinde idi. Izgara et (iki büyük parça sucuk, kaburga, pirzola, külbastı vb den oluşuyordu.) tarif edemeyeceğim kadar güzeldi. Tadına doyamadım. Saç kavurma da şimdiye kadar yediğim saç kavurmalar arasında ilk üçe-dörde girer.
      Yemeğin arkasından sipariş ettiğim fırın sütlaç ta hiç fena değildi. Sonra çay ısmarladım ve çay gelince dışarı çıkıp bir sigara yaktım. Etraf meşe ve çam ağaçları ile doluydu. Hava hafif serin ama soğuk değildi. Bir sürü insan dışarıdaki masalara oturmuş yemek yiyordu. Etrafta en çok genç çiftler vardı. Sanırım sevgilisini alan delikanlılar gözlerden uzak ve baş başa bir pazar geçirmek için buraya gelmişler. Buraya gelmekte de iyi yapmışlar çünkü ortam acayip güzeldi.
      Neyse...
      Burada biraz daha kalıp ilçeye indim. İlçede hiçbir numara yoktu. Özel bir hediyelik eşya veya çok ilginç bir gıda filan var mı diye baktım ama bulamadım. Bunun üzerine ilçede fazla kalmadan  Ankara'ya geri döndüm.
      Ankara'da yaşayan, et yemeyi seven, dağ bisikleti veya yürüyüşü yapmayı seven ve (ben gitmedim ama) termal havuzlarda sağlık arayan herkese Kızılcahamam'a gitmesini tavsiye ederim. İlçeyi görünce moraller bozulmasın. İlçeye girdiğiniz yoldan hiçbir yere dönmeden dümdüz dağa doğru çıkın. Park alanına gelince de günün keyfini yaşayın.

      Saygılar sunarım.
      M.Ç.

Kızılcahamam Yazısı.
İlçenin uzaktan görünüşü.

                                                                             







İlçenin içinden geçip evlerin bittiği yer.     
Yolun en yüksek noktasından manzara
                               

Bir başka manzara.
                                                               
İ.Melih Gökçek'in yolları.

                                                           
Lokantanın bahçesinden çevrenin görünümü.
                                           
Lokanta bahçesinden çekilen bir başka resim.
                                           
Türkiye Ağacı
       Bu ağaç dikkatimi çekti. Oturduğu zemin sağlam ve üzeri de taşla kaplanmış. Sonra yukarıya doğru bir zamanlar dallı budaklı hayat dolu bir ağaç olduğu görünüyor. Kim yapmış bilmem ama bir süre sonra ve uzun bir süre boyunca kötü niyetli birileri dalını budağını kırmışlar ve çırılçıplak bırakmışlar ama ağaç buna rağmen uzamış. En üstte de hala zor durumda olduğu ama hayata tutunmaya çalıştığı görülüyor. Bana Türkiye'yi anımsattı.