.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

3 Kasım 2013 Pazar

Çin ve ABD Arasındaki Savaşı Kim Kazanacak?


Londra’dayken hangi ülkenin ataşesi ile konuşsam ağız birliği etmiş gibi aynı şeyleri söylüyordu. Sadece ateşeler değil, RUSSİ ve IISS gibi düşünce kuruluşlarında katıldığım konferanslarda da aynı şeyleri duyuyordum. Dünyanın güç merkezi Atlantik’ten Pasifik’e yani Batı’dan Doğuya kayıyor diyorlardı.
Burada doğu diye kast ettikleri ise genelde Uzak Doğu (Doğu Asya), özelde ise Çin idi. Çin, 20’nci Yüzyılda Japonya ve Asya Kaplanlarının yaptığına benzer şekilde ekonomik olarak inanılmaz bir hızla büyüyor. Çin’in sahip olduğu kitlesel üretim gücü finansal kontrol kabiliyeti ve yabancı para stokunu artıran ticaret fazları ile birleşince tüm yorumcuların ‘’Çin’in yükselişi’’ diye tanımladığı durumun ortaya çıkmasına sebep oluyor. Şimdi merak edilen konu şu: Bu yükseliş barışçıl bir şekilde devam edebilecek mi? Veya çoğu kişinin daha açık bir şekilde endişelerini belirttiği gibi bu durum Çin ile ABD arasında bir çatışmaya neden olabilir mi?
20’nci Yüzyıl; ABD (veya genişletirsek Batı) yüzyılı oldu. ABD’nin ekonomik, teknolojik ve askeri üstünlüğü kesinlikle meydan okunamaz bir duruma gelmişti. Onun İkinci Dünya Savaşı’ndaki belirleyici rolü ABD’ye, BM Güvenlik Konseyinde daimi üyelik, dünyanın yeni kurallarını yazmak ve Bretton Woods anlaşması ile dünya ekonomik sistemini kendini merkeze koyarak yeniden şekillendirme imkanı verdi.
Onun savaştan sonra ekonomiyi canlandırma faaliyetleri; kısa sürede dünya çapında ekonomik üstünlük sağlamasına ve bunun sonucu olarak ta dikkate değer şekilde teknolojik ilerlemesine sebep oldu. Diğer devletler onunla yarışmak bir yana en fazla onun seviyesini yakalamak için mücadele ediyorlardı. Bu gelişmeler güvenlik öncelikleri ile birleşince beraberinde; iyi bir şekilde eğitilmiş, yeni bir yapılanma ve doktrine sahip güçlü profesyonel bir askeri bir kuvvetin de ortaya çıkmasını sağladı.
Soğuk Savaş süresince ABD ile yarışa giren Sovyetler Birliği, askeri alandaki gelişmesini ekonomik olarak finanse edememiş ve ABD ile olan yarışı kaybetmiştir. Vietnam bozgununa rağmen ABD dünyanın en büyük ekonomik, askeri ve teknolojik devi olma unvanını korudu ve bunu bütün dünya çapında etkisini artırmak için kullandı.
Sovyetlerin yıkılmasından sonra ABD kesin üstünlüğünü ilan etti ve belirli bir süre için (kısmen Avrupa ile birlikte) dünya haritasında Batı merkezli  yapı oluşturmaya çalıştı.
Fakat tam da bu sırada, 2003 yılında; ‘’Amerikan Gücünün Düşüşü (The Decline of American Power-)’’ isimli bir kitap yazan ve  sıra dışı bir yorumcu olan Immanuel Wallerstein, genel düşüncenin aksine ABD’nin dünya üzerindeki etkisinin azalmaya başladığını iddia etti. Yazara göre; o zamana kadar alternatif ekonomik gelişme modeli olarak kabul edilmesine ABD tarafından şiddetle karşı çıkılmasına rağmen, başta Japonya ve Asya Kaplanları olmak üzere gelişen bazı ülkeler, ABD’nin karşı çıktığı ekonomik politikaları uygulayarak ta gelişilebileceğini göstererek ABD’nin ekonomik alanda dünya hakimiyetini tehdit etmeye başlamışlardı.  Aslında, 1980’lerin sonlarında bile, Japonya’nın hızlı ekonomik gelişmesi bu yönde bazı tartışmaları gündeme getirmişti.
Fakat şimdi, Deng yönetiminin gerçekleştirdiği ekonomik mucize, ABD egemenliğini daha fazla tehdit ediyor. Çin ekonomisinin 2015 yılı sonuna kadar ABD’yi geçeceği tahmin ediliyor. Bu durumun Çin’i, Asya-Pasifik bölgesinin dominant gücü haline getireceği şimdiden açıkça görülüyor. Çin, güneş sisteminin yeni güneşi olmak üzere ve tüm uydular şimdiden yörüngelerini yeni güneşe göre ayarlamaya başladılar bile. Çin şimdiden, ABD’nin en yakın müttefiki Japonya ile mücadeleye başlamış ve ABD etkisi ile oluşturulan Trans Pasifik ekonomik ve siyasi yapılanmalara karşı mücadele etmek için ASEAN faaliyetlerinde etkinlik kurmaya çalışmaktadır. 
Türkiye’nin ABD’nin Ratheon şirketi (Patriotları üreten şirket)  yerine Çin’in CPMEIC şirketi ile  füze savunma sistemi alım anlaşması imzalanması ise tüm dünyada, artık Çin’in, ABD’ye sadece ekonomik açıdan değil, askeri ve teknolojik açıdan da meydan okumaya başladığı şeklinde yorumlanmaktadır. Çin, Asya-Pasifik bölgesinde ve hatta dünya çapında, açık bir şekilde  ABD ile rekabete girmiş durumdadır. Şimdi merak edilen konu bu rekabetin, birinin diğerine çelme çakmak için fırsat kolladığı bir düşmanlığa dönüşüp dönüşmeyeceğidir.
Daha önceki bir yazımızda da belirttiğimiz gibi Çin’in yükselişi sadece ABD’yi endişelendiren bir durum değildir. Çin büyüdükçe etkisi de genişlemektedir. Bu genişleme doğal olarak sınırlarından başlayarak çevresine doğru olmaktadır. Bu durum Çin'in tüm komşularını endişelendirmekle birlikte en çok; Çin’in komşusu olan bölgesel güçleri tehdit etmektedir. Bu bölgesel güçlerin başında ise; Rusya, Hindistan ve Japonya gelmektedir.
Bu sebeple Türkiye-Çin silah antlaşmasına, Şangay 5’lisi içinde Çin ile müttefik olmasına rağmen Rusya’da endişe ile yaklaşmıştır.
Japonya Çin ile şimdiden bazı Pasifik adalarının hakimiyeti konusunda yoğun bir mücadele içine girmiştir.
Hindistan ise 1960’lı yıllarda Çin ile yaşadığı çatışmalarda kaybettiği topraklar yüzünden zaten uzun süredir devam eden mücadelesine daha da ağırlık vermiş durumdadır. Bu maksatla hem Rusya hem de ABD ile yakın ilişkiler içinde bulunmaya gayret etmektedir.
Yukarıda da anlatmaya çalıştığımız gibi Çin, ABD ile ilk bakışta sonucu şimdiden belliymiş gibi duran rekabetine devam etmektedir. Fakat yine de bu söylediklerimiz kaçınılmaz bir kader değildir. Bugün durum böyle iken yarın tam aksi gelişmeler de meydana gelebilir. Geleceğe ait hesaplar tek yönlü olarak yapılırsa yanılgı kaçınılmazdır. 
Hem Çin ile ilgili bazı olumsuz şartlar şimdiden ortaya çıkmak üzeredir. Mesela; komşularından kaynaklanan dış faktörler ile aşırı nüfus ve etnik problemlerden kaynaklanan iç faktörler Çin için birer handikap oluşturmaktadır. Çin hakkında geleceğe ait projeksiyonlar yapılırken bu faktörler de dikkate alınmalıdır.
Yarın ne olacağını elbette ki bilemeyiz. Bu konuda sadece tahminlerde bulunabiliriz. Ama, Çin'in etrafında gelecekte hiç tahmin edemeyeceğimiz (ABD-Rusya-Japonya-Avustralya-Hindistan gibi) ittifaklar da kurulabilir. Aksine bu güçlerden bazıları tamamen Çin etkisine de girebilir. Çin; Doğu Türkistan, İç Moğulustan ve Tibet’te yoğun bir iç savaş ta yaşayabilir. Tek çocuk politikası Çin’de yaşlı nüfusu aşırı artırıp ekonomik büyümeyi de yavaşlatabilir. Tabii ki bu ve buna benzer yeni faktörler gelecekte olayların yönünü değiştirebilir. 
Ancak yine de elimizdeki verilerden hareket etmekte fayda vardır. Bu gün elimizde olan veriler Çin’in yükselişini işaret etmektedir. Şimdiden dünyada ikinci büyük ekonomi haline gelmiştir. Bu şekilde devam ederse ABD’yi de geçecek gibi görünmektedir. Bu sebeple her ülke gözlerini Çin’e dikmiş dikkatle izlemektedir.
Sanırım Türkiye hükumet yetkilileri de bunun farkındadır. Yoksa, Ortadoğu’da her türlü diktatörlüğe ve devletin halkını öldürmesine karşı hararetli bir söylem geliştirip, din kardeşlerini ne kadar çok sevdiğini gösterme telaşındayken, yıllardır Müslüman Türk Uygurlara en ağır baskı, asimilasyon ve kitlesel katliamlar uygulayan Çin’e ise sessiz kalmazlar, bununla da yetinmeyip çok önemli bir silah ihalesini de Çinli bir şirkete vermezdi.
Hükumetin Çin’in bu yükselişini idrak etmiş olmasını takdir ediyorum.
Ama yine de Müslüman Türk kardeşlerimizin katledilmesine sessiz kalmalarını henüz anlamış ve kabul edebilmiş değilim.
İnşallah bildikleri ve amaçladıkları bir şey vardır.
Yoksa vebali boyunlarınadır.

Saygılar sunarım.