.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

27 Mayıs 2014 Salı

Mondros Mütarekesi'ne Gösterilen Tepkiler.


Osmanlı İmparatorluğu’nda, Mütareke Sonrası Ortaya Çıkan Tepkiler.      


    1. Ordu Komutanlarının Tavır ve Düşünceleri.       
Mütareke imzalanıp uygulamaları ortaya çıkmaya başlayınca buna ilk tepkiler ordu mensuplarından gelmeye başladı. Bu tepkiler daha çok, düşmanla karşı karşıya olan Ordu Komutanlarından geliyor, düşman isteklerine direnilmesi gerektiği öne sürülüyor, şartların elverdiği ölçüde de direniliyor ve bazı tedbirler alınıyordu. Fakat hükumet bu fikirlere karşı çıkıyor ve Mütareke şartları ile İtilaf Devletleri taleplerine uyulması için gerekli tedbirleri alıyordu.
Direniş gösteren ordu komutanları, hükumet tarafından engellenmeye çalışılırken İtilaf Devletleri temsilcileri de bu komutanlara karşı sert tedbirler almaya çalışıyor, direnci daha başlamadan kırmaya ve gelecekteki planlarına engel teşkil edebilecek tehditleri etkisiz hale getirmeye çalışıyorlardı.
A. 9’uncu Ordu Komutanı Yakup Şevki (Subaşı) Paşa.
Mütareke’nin imzalanmasından kısa bir süre sonra, Ahmet İzzet Paşa’nın emriyle, Kafkasya’daki kuvvetlerimiz hudut gerisine çekilirken Osmanlı İmparatorluğu ‘’Elviye-i Selase’’ (Kars, Batum ve Ardahan)’nin kendi hudutları dâhilinde kalmasını planlamıştı. Bu plana göre Ordu, Brest Litovsk Antlaşması ile elde ettiği yerler dışında ele geçirdiği bölgelerden çekilecekti. Hâlbuki İtilaf Devletleri bu üç vilayetin de hemen boşaltılmasını istiyordu.
9’uncu Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, bu istekleri ve Mütareke hükümlerini uygulamakta çok yavaş davranıyor ve bölgeyi kısa sürede boşaltma talebine direniyordu. İngilizler, bu tavırlar karşısında Harbiye Nezareti’ne, ihmali görülen subayların cezalandırılması yönünde baskı yapıyor ve bunun üzerine Harbiye Nezareti bu baskıya tepki göstererek kendi personelini asla suçlu olarak kabul etmediğini, gecikme sebeplerinin iklim ve doğa şartları ile İtilaf Devletleri’nin kabul edilmesi asla mümkün olmayan taleplerde bulunmasından ileri geldiğini söylüyordu.
Bu gelişmelerin ardından 19-24 Aralık 1918 tarihlerinde, İngilizler Batum’u işgal edince, Osmanlı Hükumeti bunu kabul etmediğini duyurarak bu bölgedeki Türk asker ve jandarmasının görevleri başında kalmasını bildirdi.
Bu arada Osmanlı hükumeti, Yakup Şevki Paşa’ya, doğu vilayetlerinin durumunu İngilizlerle görüşmesi için yetki vermişti. Bunun üzerine Paşa, Kars’ta bulunan İngiliz generali Walker ile 7 Ocak 1919’da bir görüşme yaptı. Bu görüşmede İngiliz General; Ermenilere bırakılacak üç sancağın Osmanlı Ordusu tarafından 25 Ocak tarihine kadar terk edilmesini istedi. Buna karşılık olarak, çekilmeye kadar 13.000 kişilik Türk Ordusu’nun iaşe etmeyi vadediyordu. Paşa, bu taleplere karşı mukavemet etmeye kararlı olduğunu ifade etti.
Fakat Osmanlı Harbiye Nezareti’nden gelen emir üzerine 9’uncu Ordu’yu Erzurum’a çekmek zorunda kaldı, ancak bunu mümkün olduğu kadar yavaş bir şekilde yaptı. Çekilirken malzeme ve silahlarını da beraber götürdü. Bu esnada Yakup Şevki Paşa, 6’ncı Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa ile de işbirliği yapmak için görüşmeler yapıyordu.
İngilizlerin baskısı sonucu, 3 Nisan 1919 tarihinde 9’uncu Ordu lağıv edildi. Paşa’ya, Harbiye Nezareti’nce, İstanbul’a dönmesi emredilince, Doğu Bölgesi’nin sorumluluğunu 15’inci Kolordu Komutanlığı’na devretti. İstanbul ile yaptığı uzun yazışmaların ardından başkente döndü.
Milli mücadeleye olumlu bakışı bilindiğinden, başkentte uzun süre kendisine bir görev verilmedi. Kendisinden sürekli şüphelenen İngilizler tarafından 21 Nisan 1920 tarihinde tutuklanarak Malta’ya gönderildi. 1921 yılında esir mübadelesi sonucu yurda dönünce kurtuluş mücadelesine katıldı.[1]
B. 6’ncı Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa.
6’nci Ordu Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa, Mütareke’nin imzalandığını öğrenir öğrenmez, Bağdat’ta bulunan İngiliz generali Marshall’a bir mektup göndererek aralarında bir tampon bölge oluşturulmasını teklif etti. Bu sırada İngiliz birlikleri Musul’a 60 kilometre mesafede bulunuyordu. İngilizler, Paşa’nın talebine verdikleri cevapta; Mütareke’nin 7’nci maddesi gereğince Musul’u işgal edeceklerini, bu sebeple Musul’un boşaltılmasını istediler. Paşa, bu maddenin tatbikine sebep olmadığını ve bu yüzden işgalin mümkün olmadığını bildirmesi üzerine İngilizler, bölgedeki bazı Arap aşiretlerini kışkırtarak bölgede isyan ve yağma hareketlerine başlamalarını sağladılar. Bu hareketlerin ardından da asayişin bozulduğunu ve halka zulüm edildiğini ileri süren İngiliz Irak İleri Birlikleri Komutanı General Cassel, birliklerini ileri yürüyüşe geçirdi. İngilizler, tekrar bir mektup göndererek şehrin hemen teslimini istediler. Paşa, bu talebi protesto ederek reddetti. İngilizlerin, Musul’un Irak’ın bir parçası olduğu yönündeki iddialarına karşılık olarak ta, bu tür haritaların sadece Almanlar tarafından yapıldığını ve ilmi bir dayanağının olmadığını söyledi.[2] Bu esnada Osmanlı Harbiye Nezareti de gönderdiği mesajda İngilizlerin Musul’u işgale haklarının olmadığını belirtiliyordu. Fakat daha sonra, İngiliz İşgal Orduları Komutanı General Galthorpe tarafından şehrin boşaltılması ültimatomu verilince Ahmet İzzet Paşa, şehrin boşaltılarak İngilizlerin göstereceği hatta kadar ordunun çekilmesi emrini verdi. Bunun üzerine Ali İhsan Paşa, orduyu tüm silah ve malzemesi ile birlikte Nusaybin’e çekti.
10 Kasım 1918 tarihine kadar Musul’un tamamı işgal edilince, Paşa elindeki birliklerle; Süleymaniye, Köysancak, Kadıhane, Dipke, Güver, Büyük Zapsuyu ve Hamam Alil’in kuzey sırtlarından Telafer, Sincar, Resülayn, Tel’ebayt, Cerablus, Akçakoyunlu istikametine kadar olan hattı tuttu.
İngilizler, 17 Kasım 1918 tarihinde, Şeyh Mahmut önderliğinde bir Kürt Hâkimliği kurdurdular ve Kürtçülük propagandalarına başladılar. Paşa bu faaliyetlerin kendi işgali altındaki hatların kuzeyine geçmemesi için tedbirler aldı ve Osmanlı hükumetini de ikaz etti. Bu arada İngilizler, Arap aşiretlerini kışkırtarak saldırılarda bulunmaya teşvik ediyorlar ve bu aşiretler de daha çok, terhis olmak için giden silahsız asker kafilelerine saldırıyorlardı. Bu gelişmeler üzerine Paşa, 6’ncı Ordunun ikmali için kritik bir merkez konumundaki Carablus şehrini birliklerine işgal ettirdi. Fakat İngilizlerin şiddetli tepkisi sonucu Harbiye Nezareti tarafından verilen emir gereğince şehri terk etmek zorunda kaldı.
Bu sırada bölgede yıkıcı propaganda yaparken yakalanan İngiliz Binbaşı Kiling’i tutuklayarak İngilizlere protesto gönderince durum yine gerildi.[3]
7 Şubat 1919 tarihinde, İstanbul’a gelmiş olan İngiliz Mısır ve Suriye Orduları Komutanı General Allenby tarafından Harbiye Nazırı Abdullah Paşa ve Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa İngiliz elçiliğine çağırılarak 6’ncı Ordu’nun lağıv edilmesini, silah ve malzemenin İngiliz birliklerine teslim edilmesini, işgal edilen bölgelerdeki jandarmanın görevine son verilmesini, halkın silahlardan arındırılmasını, Konya’nın doğusundaki tüm demir yolları ile haberleşme vasıtalarının kontrol ve denetiminin kendilerine teslim edilmesini, gerekli gördüğü yerleri işgal etmelerine karışılmamasını ifade eden sert bir ültimatom verdi. Bunun üzerine nazırlar istifa etti ve boşalan Harbiye Nazırlığı’na Cevat Paşa, Erkânı Harbiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı)’ne de Fevzi Paşa atandı.
Ali İhsan Paşa 10 Ocak’ta Urfa’ya giderek burada Müslüman halkın kendi aralarında örgütlenmesi yönünde bazı yönlendirmelerde bulunmaya de çalışmış ancak bu önemli bir sonuç vermemiştir.[4]
İngiliz taleplerinin yerine getirilmesi, Ermenilere verilmesi düşünülen Doğu’daki Altı Vilayet’in İngilizlere teslimi demekti. Fakat çaresiz durumda olan Osmanlı Hükumeti Allenby’nin isteklerinin yerine getirilmesi için gerekli emirleri verdi. Harbiye Nazırlığı, 9 Şubat tarihinde gönderdiği bir emirle; 6’ncı Ordu’nun lağıv edildiğini ve Ali İhsan Paşa’nın, yerine bir vekil bırakarak, İstanbul’a dönmesi gerektiğini bildirdi. Lağıv edilen 6’ncı Ordu birlikleri yeniden teşkilatlandırılarak 13’üncü Kolordu kuruluşuna dâhil edildi ve komutanlığına Miralay (Albay) Cevdet Bey atandı.    6’ncı Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa, bu direniş hareketleri esnasında, 9’uncu Ordu Komutanı Yakup şevki Paşa ile işbirliği yapmaya çalışıyordu.[5]  Fakat önce 9’uncu Ordu, sonra da 6’ncı Ordu’nun lağıv edilmesi sonucu bu işbirliği bir işe yaramadı.   
21 Şubat 1919’da İstanbul’a hareket eden Paşa, 2 Mart 1919’da vardığı İstanbul’da, Haydarpaşa İstasyonu’nda trenden iner inmez İngilizlerce tutuklanarak[6] Malta’ya gönderildi. 1921 yılında esaretten kurtularak yurda dönen Paşa, Büyük Taarruz öncesinde bir müddet 1’inci Ordu Komutanı olarak görev yaptı.[7]
C. Yıldırım Ordular Grubu Komutanı Mustafa Kemal Paşa.
Mondros Mütarekesi imzalandığı gün, Liman Von Sanders Paşa Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’ndan alınarak İstanbul’a çağrıldı ve yerine Mustafa Kemal Paşa atandı. EHUR, kendisine gönderdiği telgrafta; ordunun Suriye’nin kuzeyine çekilmesi durumunda savunma vaziyeti alıp alamayacağı, bu sayede Mütareke’nin şartlarının hafifletilip değiştirilmesinin mümkün olup olamayacağını sormuş, Mütareke şartları tebliğ olununcaya kadar uygun bir yerde oyalanmasını istemişti. Paşa bu telgrafa verdiği cevapta; Gâvur Dağı’nda tutunup savunma imkânı varsa da ortada savunma yapabilecek bir ordu kalmadığını, herkesin bir yerlere kaçmakta olduğunu, kendisinin de Katma-Kurtkulak-Raco istikametinde çekildiğini bildirdi. Bunun üzerine 2 ve 4’üncü Ordular da Yıldırım Ordular Grubu emrine verildi ve karargâh yeri olarak Adana şehri gösterildi.[8]
Mustafa Kemal Paşa, Suriye’den çekilirken geldiği Kilis’te, halkın milis kuvvetleri kurarak düşmana karşı koymaya hazırlandığını görünce halkın ileri gelenleri ile bir toplantı yaparak; ‘’Savaşın henüz bitmediğini, asıl savaşın bundan sonra başlayacağını, buna göre hazırlık yapmalarını’’ söyledi.[9]
Buradan ayrıldıktan sonra 31 Ekim 1918 tarihinde, Adana’ya gelen Paşa, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığını burada öğrendi. Aynı gün Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığı’nı Liman Von Sanders’ten teslim aldı. 3 Kasım tarihinde Sadrazam Ahmet İzzet Paşa tarafından Mütareke’nin tam metni kendisine gönderildi.
Harbiye Nezareti ile yazışmalara devam eden Paşa, Mütareke’nin bazı maddelerinin tam tefsir edilmesini istiyor, Suriye sınırının kesin yerinin nasıl olacağını soruyor ve buna göre ordulardan geri kalanları düzenleyerek tertiplemeye çalışıyordu. Esas açıklığa kavuşturulmasını istediği mesele Mütareke’de adı geçen ‘’Kilikya’’ ismi ile nerenin kastedildiği idi. Adana yerine sınırları belli olmayan tarihi Kilikya isminin kullanılmasının ortaya bazı sorunlar çıkarabileceğini, Kilikya adının kullanılmasında İngilizlerin özel maksatları ve sınırsız ihtirasları olduğunu bildiriyordu.[10]
5 Kasım 1919 tarihinde, Adana ileri gelenlerinin düzenlediği bir yemekte; ‘’Bu memleketin kurtulacağını, henüz ümitlerin sönmediğini, bunun için mücadele edeceğini, Türk Milletinin ve ordusunun kendi vatanını ve istiklalini koruyabileceğini’’ söyledi. Adana’da görüştüğü kimselerle Doğu’dan gelecek taarruzlara karşı şehrin nasıl savunulacağını konuştu ve şehri savunmak için şimdiden aralarında bir teşkilat kurmalarını, uygun yerlere siperler kazmalarını, gerekli silah ve malzemenin kendisi tarafından karşılanacağını söyledi. Bu kapsamda Gülek Boğazı ve Misis’e istihkâmlar yaptırdı.[11]
Emrindeki birlik komutanlarına gönderdiği emirde; ‘’Mütareke hükümlerinin uygulanmasının bizim için daha ağır bir duruma gelmemesini sağlamak için gerekli tedbirlerin alınmasını, Toros Tünellerinin elde tutulması gerektiğini ve terhis işlemlerinin geçiştirilmesi veya geciktirilmesini’’ tavsiye ediyordu. 6 Kasım 1918 tarihinde, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya çektiği telgrafta; ‘’Mütareke şartları arasında anlaşmazlıkları giderecek tedbirleri almadan orduların terhis edilmesi ve İngilizlerin her dediğine boyun eğilmesi durumunda İngiliz ihtiraslarının önüne geçmeye imkân olmayacağını bildiriyor, İngiliz ve Fransızların İskenderun ve Adana bölgelerini işgal etmesine karşı çıkılmasını ve bölgenin tahliye edilmemesini’’ istiyordu.
İstanbul’a; ‘’kadroları en genç askerlerden yeni bir Tümen kuracağını, Jandarma’yı takviye edeceğini, fazla malzemeyi Torosların kuzeyine aktaracağını, terhis olan askerlerin silah, cephane ve teçhizatını depolayacağını ve bunların nakli konusunda yardım kendilerinden isteyeceğini’’ bildiriyordu.
İngilizlerin aşırı istekleri karşısında direnmekten yana olan Mustafa Kemal, İskenderun’un işgali söz konusu olunca; ‘’İngilizler İskenderun’a asker çıkarırsa mukavemet edeceğini’’ bildiriyor ve ‘’emri altındaki kuvvetler takviye edilirse Türk milletinin sesinin duyurulmasının mümkün olabileceğini’’ söylüyordu. Ayrıca, ‘’İngilizler lehine verilecek emirleri yerine getirmeyeceğini, eğer bu tutumu hükumetçe hoş görülmezse kendi yerine başka birinin atanmasını’’ bildiriyordu.
Bu gelişmelerden endişelenen Harbiye Nezareti, 7 Kasım 1918 tarihinde, Yıldırım Ordular Grubu ile 7’nci Ordu Komutanlığı’nı lağıv etti. Mustafa Kemal Paşa, Harbiye Nezareti emrine verildi. Konu ile ilgili emri 10 Kasım günü alan Paşa, emrindeki birliklerin komutasını 2’nci Ordu Komutanı Nihat Paşa’ya devrederek trenle İstanbul’a hareket etti.[12] 13 Kasım günü Haydarpaşa Tren İstasyonuna vardı. İstanbul’da işgal kuvvetleri gemilerini görünce yaveri Cevat Abbas’a; ‘’Geldikleri gibi giderler.’’ demiş[13] ancak gördüğü manzara karşısında da çok üzülmüştü. Kendisini karşılamaya gelen Dr.Rasim Ferid (Talay)’e duygularını şu şekilde ifade ediyordu; ‘’Hata ettim, İstanbul’a gelmemeliydim, ne yapıp yapıp Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı!’’[14]
D.  2’nci Ordu Komutanı Nihat (Anılmış) Paşa.
Nihat Paşa, savaşın son aylarında 2’nci Ordu Komutanlığına getirilmiş ve Ordusu Adana bölgesinde bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa’dan bölge sorumluluğunu aldıktan sonra, İskenderun’dan itibaren bölgeyi işgale başlayan Fransız ve İngiliz ordularının yaptıkları taşkınlıkları derhal protesto etmiştir. İngilizlerin; kıtalarını 1 Aralık gününe kadar Ceyhan Nehri kıyılarına, 5 Aralık gününe kadar Seyhan Nehri ve Göksu kıyılarına, 14 Aralık gününe kadar ise Adana’yı boşaltarak Pozantı’ya kadar çekmesini istemesi üzerine emrindeki birliklerle karşı koymaya hazırlandı fakat bu durum Harbiye Nezareti’nce uygun bulunmadı. Bunun üzerine, İngilizlerden süreyi uzatmalarını isteyerek 26 Aralık tarihine kadar birliklerini silah ve malzemeleriyle beraber Torosların kuzeyine çekti.[15]
İngilizlerin aşırı istekleri konusunda 7 Aralık tarihinde EHUR’u uyardı. Kendisine gönderilen cevapta; ordudaki subay ve erlerin mümkün olduğu kadarının Adana’da jandarmaya kaydedilip jandarma kadrosunun tamamlanması bildirilmişti. Bu emri azami şekilde uygulamaya çalıştı.
2’nci Ordu, Harbiye Nezareti tarafından, 15 Aralık 1919 tarihinde lağıv edilince, Nihat Paşa Adana vali vekilliğine atandı. İngiliz Fevkalade Komiserliği, 2 Ocak 1919’da, Nihat Paşa’nın halkı silahlandırıp cemiyetler teşkil etmesinden dolayı görevinden alınmasını istedi. 16 Ocak’ta ikinci bir muhtıra sonucunda Nihat Paşa 22 Ocak günü Adana vali vekilliği ve Yıldırım Kıtaatı Müfettişliği’nden alınarak İstanbul’a çağrıldı. Yerine; Mersinli Cemal Paşa tayin edildi. İstanbul’a dönen Nihat Paşa, 1920 yılında, Anadolu’daki mücadeleye katılarak Elcezire Grup Komutanlığına getirildi.[16]
E.  7’nci Ordu Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa.
Mütareke imzalandığı sırada, Ali Fuat Paşa, 20’nci Kolordu Komutanı olarak Halep’in kuzeyinde Katma’da bulunuyordu. Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Ordular Komutanlığı’na atanınca, Kolordu Komutanlığı da uhdesinde kalmak üzere vekâleten 7’nci Ordu Komutanlığı’na atandı. Mütareke’nin ardından derhal kendi sorumluluk bölgesini tahkim ettirmeye başladı. Bölgesinde bulunan pek çok silah ve cephaneyi Ordu Komutanı sıfatıyla Antep ve Kilis taraflarına sevk ettirerek bunların korunmasına 43’üncü Tümen’i görevlendirdi. Bölgesindeki jandarma kuvvetlerini güçlendirmeye çalıştı. İngilizlerin İskenderun’u işgaline karşı çıkarak bunu protesto etti. İngilizlere bir heyet göndererek Halep kuzeyindeki birliklerin Mütareke şartlarına dâhil olmadığını, dolayısıyla teslim olmayacağını bildirdi.
Mustafa Kemal Paşa’nın davetiyle, 6 Kasım 1918 tarihinde, Adana’ya gitti. Mevcut durumu değerlendirirlerken Mustafa Kemal Paşa; ‘’Artık bundan sonra milletin kendi haklarını kendisinin araması ve müdafaa etmesi, bizlerin de ona bu yolu göstermemiz ve ordu ile yardım etmemiz lazımdır.’’ dedikten sonra[17] Ali Fuat Paşa’ya ‘’20’nci Kolordu’nun Komutanı olarak Adana’da kalmasını, ilk mukavemetin Çukurova’da başlatılması gerektiğini’’ söyledi.
7 Aralık 1918 tarihinde 7’nci Ordu lağıv edilince, 20’nci Kolordu Komutanı olarak görevine devam etti. Bundan sonra kolordusunu ayakta tutmaya çalışarak elindeki silah, cephane ve teçhizatın düşman eline geçmemesi için bunları iç bölgelere taşıtmaya çalıştı.
20 Aralık 1918 tarihinde, hem tedavi olmak ve hem de genel durumu anlamak maksadıyla, izin alarak İstanbul’a gitti. 1919 yılının Mart ayı ortalarında Konya Ereğlisi’nde bulunan kolordusunda tekrar göreve başladı ve daha sonra Ankara’ya nakledilen kolordusu ile birlikte Milli Mücadele’ye katıldı.[18] 
F. Fevzi (Çakmak) Paşa.
Mütareke öncesinde 7’nci Ordu Komutanı olarak Filistin Cephesi’nde görev yapan Kavaklı Fevzi Paşa, yakalandığı bulaşıcı bir hastalık sebebiyle İstanbul’a gelmiş ve burada tedavi olurken Mütareke imzalanmıştı. Tevfik Paşa kabinesi kurulduktan sonra, 24 Aralık 1918 tarihinde, Erkânı Harbîye Umumi Reisliği’ne getirildi. Mütareke döneminde Harbiye Nazırı olan; Cevat, Ömer Yaver, Ali Rıza, Ahmet Şakir, Ali Ferit, Ahmet Avni ve Ahmet Abuk paşalarla beraber uzun süre bu görevi yerine getirdi.
Görevi süresince ordunun elindeki silah, cephane ve malzemenin Anadolu içlerinde kalması için gayret gösterdi. İstanbul’a sevk edilmesi gereken silahları uzun ve dolambaçlı yollardan sevk ettirerek İtilaf Devletleri eline geçmemesine çaba gösterdi. Mevcut birliklerin yeniden düzenlenerek mevcudiyetlerini korumaya çalıştı. Ordu Müfettişlikleri kurulunca 1’nci Ordu müfettişliği görevine getirildi. İstanbul’un işgalinden sonra Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katıldı.[19]
G.  Cephelerdeki Diğer Komutanlar.
Mütareke imzalandığında; Hicaz, Asir, Yemen, Trablusgarp ve Bingazi’de bulunan Osmanlı kuvvetleri, 6 Kasım 1918’de, Mütareke’den haberdar edildiler. Medine müdafisi Fahrettin Paşa, Asir’de bulunan Muhittin Paşa ve Trablus’ta bulunan Şehzade Osman Fuat Efendi, padişahın fermanı gelmeden teslim olmayacaklarını bildirdiler. Fakat kendilerine İstanbul’dan heyetler gönderilince teslim oldular. Böylece buralardaki ordularımızın bütün silah ve teçhizatı düşman eline geçti.
1918 yılı Ekim ayında, karargâhı ile İzmir’e gelen 8’inci Ordu, 13 Kasım 1918 tarihinde lağıv edilmiş, bunun bakiyesinden 17’nci Ordu kurulmuştu. Kolordu komutanı Nurettin Paşa, İzmir’de Türklerin milli teşekküller ve cemiyetler kurmalarına yardımcı oldu. İzmir Müdafaayı Hukuki Osmaniye Cemiyeti istişare heyeti ile 17 Mart 1919’da civar bölgelerden de temsilcilerin katılımı ile geniş bir kongre topladı.
Paşa, İstanbul’u, muhtemel bir Yunan işgali konusunda uyarıyor ve Yunan işgalini önlemek için İtalyanlara yaklaşılmasını öneriyordu. Bu faaliyetlerinden rahatsız olan İtilaf Devletleri temsilcilerinin baskılarıyla görevden alınarak 22 Mart 1919 tarihinde İstanbul’a döndü.[20] Daha sonra Milli Mücadele’ye katıldı.
   2. Padişah ve Diğer Devlet Adamlarının Tavır ve Düşünceleri.
8 Ekim 1918 tarihinde Talat Paşa’nın hükumetin istifasını vermesinin ardından 19 Ekim 1918’de, Ahmet İzzet Paşa, Harbiye Nazırlığı (Savunma Bakanlığı) da uhdesinde kalmak üzere, yeni hükumeti kurdu.[21] Paşa, hükumeti kurarken en çok İttihatçılardan çekiniyordu. Bu yüzden kabine üyeleri arasına Cavit, Fethi ve Rauf Beyler gibi İttihatçıları da aldı. Bu kabine, Mütareke’nin imzalanması da dâhil olmak üzere çok zor bir görev üstlendi.
Hükumete göre; imzalanan Mütareke diğer müttefiklerin imzaladıkları Mütarekelere göre daha hafif şartlar içeriyordu. Bu sebeple Mütareke sahiplenilmiş ve ordulardan Mütareke şartlarının yerine getirilmesi istenmişti. Fakat Ordu Komutanları, Mütareke’nin kayıtsız şartsız teslim olmak anlamına geldiğini düşünüyor ve işgallere karşı direnme yönünde tavır sergiliyorlardı.
Bu kabine; Mütareke şartlarına uyarak orduları lağıv etmeye ve askerleri terhis etmeye başladı. Fakat İTC ileri gelenlerinin yurt dışına kaçmasına göz yumduğu gerekçesiyle oluşan baskılara dayanamayarak, 8 Kasım tarihinde istifa etti. Yerine, padişahın desteğini almış olan, Ahmet Tevfik Paşa hükumet kurdu. Padişah, İttihatçılardan tamamen temizlenmiş bu hükumet ile otoritesini artırıyordu.
Bu hükumet döneminde İttihatçılar yargılanmaya ve İngilizlerin her istediği direnmeden yapılmaya başlandı. İngilizler, ordu komutanlarında baş gösteren direnişleri etkisiz hale getirmek için müdahalelerini giderek sertleştirdiler. Kararsız bir idare sergileyen ve hiç kimseyi memnun edemeyen bu hükumet, muhalefet ve İşgal Orduları Komutanlığı’nın baskıları sonucu, 4 Mart 1919 tarihinde istifa etti.
Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin desteklediği Damat Ferit Paşa yeni hükumeti kurdu. Damat Ferit, iktidarını padişahın siyaseti ve işgal orduları komutanının isteklerini harfiyen yapıp İngilizlerin desteğini sağlamaya çalışarak yürüttü.[22]    
Mütareke’nin imzalanmasının ardından göreve gelen hükumetler genel olarak; işgalcilere, özellikle de İngilizlere karşı sert davranılmasını sakıncalı görüyor, onlara karşı hoşgörülü olmanın barış konferanslarında Osmanlı lehinde bazı çıkarlar sağlanmasına hizmet edeceğini düşünüyor, işgalcilerin kararlarının protestolarla yumuşatılabileceği sanıyorlardı.[23] İngilizlerin desteğini kazanmak için, Sovyet tehdidi öne sürülerek İngiliz sömürgelerine gidecek yollar üzerinde Rus saldırılarını ancak bütün bir Türkiye’nin durdurabileceği ve Sovyet yayılmasını da bu bütün ve güçlü devletin engelleyebileceği basın yayın organları vasıtasıyla duyuruluyordu. Hatta Kafkasya’daki Türk askeri birliklerinin de kullanılması ile Kafkasya’da bağımsızlık ilan etmiş devletleri birleştirerek bu bölgede de Rus yayılmasının önüne büyük bir engel konulabileceği bile ifade ediliyordu.[24]
Padişah 6’ncı Mehmet Vahdettin, 28 Haziran 1918’de, Sulan Mehmet Reşat’ın ölümü üzerine, Mütareke’den çok kısa bir süre önce tahta çıkmıştı.[25]  Bu dönemde padişahın çabası; iktidarını sağlamlaştırmak için İttihatçılardan ve onların kurum ve teşkilatlarından kurtulmak, Mütareke şartlarına uyarak İngilizlerin desteğini kazanmak ve mevcut haliyle ülke bütünlüğünü sağlamak yolundaydı. Padişahın İttihatçılardan başka endişe ile baktığı diğer bir kurum da ordu idi. Bunun için Harbiye Nezareti’nde değişiklikler yaparak İttihatçı olmayan ve kendine bağlı olabilecek kişileri Ordu’da etkili yerlere getirmeye çalışıyordu. Abdülhamit gibi saray merkezli bir yönetim kurmayı planlayan padişah, yine onun gibi, Ordu tarafından devrilebileceğini düşünerek orduyu kontrol etmeye çalışıyordu.   
Osmanlı devletini yönetenler esas olarak Wilson Prensipleri’ni, ülkenin parçalanmasını önlemek için bir kurtarıcı olarak görüyor ve başta İngiltere olmak üzere ABD, Fransa veya İtalya tarafından bir bütün olarak himaye edilmeyi bunun için en uygun çözüm olarak düşünüyorlardı.[26] Bu sebeple Mütareke’den hemen sonra Wilson Prensipleri ve İngiliz Muhipler Derneği gibi dernekler kurarak çalışmalarına başladılar.
3. Ülkenin Çeşitli Bölgelerinde Aydınların ve Halkın İleri Gelenlerinin Tavır ve Düşünceleri.
Mütareke imzalanmasından sonra lider kadronun yurt dışına kaçması sonucu zor durumda kalan İTC mensupları, hem ülkenin hem de kendilerini savunmak için 3 Kasım 1918’de[27] ‘’Teceddüt’’[28] ismiyle yeni bir örgütlenmeye gittiler. Enver Paşa’nın yurdu terk etmeden önce lağıv ettiği ‘’Teşkilatı Mahsusa’’ üyeleri de gizli bir şekilde örgütlenme yoluna gittiler. Taşradaki İTC şubeleri ise Wilson İlkeleri gereği, kendi bölgelerinin Osmanlı’ya bağlı kalmasını sağlamak maksadıyla genellikle bölgelerinin İstanbul’daki milletvekilleri ile ‘’Hakları Koruma’’ (Müdafiyi Hukuk) dernekleri kurarak faaliyetlere başladılar.[29]
Değişik bölgelerdeki aydınlar ve ileri gelenler de Osmanlı İmparatorluğu’nun genel bir dağılması ihtimaline karşı bölgesel tedbirler almaya kendi aralarında örgütlenmeye çalışıyorlardı. İlk örgütlenmeler Aralık 1918 tarihinde Trakya ve İzmir’de ortaya çıkmaya başladı.[30] Bunların bazılarının amacı Osmanlı İmparatorluğuna bağlı kalmayı sağlamak iken bazıları da Osmanlı İmparatorluğu’nun artık dağılmakta olduğunu veya Osmanlı İmparatorluğu’na katılmalarının mevcut durumda mümkün olmadığını düşünerek yeni hükumetler veya devletler kurmayı hedefliyordu. Yeni hükumet veya devlet kurma çabalarına en açık örnekler; biri Trakya’da, diğeri de Doğu’da gerçekleşen iki girişimdir.
Atatürk’ün de Nutuk’ta bahsettiği gibi Trakya ve Paşaeli Cemiyeti, Batı Trakya ve Doğu Trakya’yı birleştirerek yeni bir devlet kurmayı planlıyorlardı.[31]
Doğu’da Elviyei Selase’de (Kars, Ardahan ve Batum) 14 Temmuz 1918’de, Brest Litovsk Antlaşması gereği bir halkoylaması yapılmış ve bu bölge Osmanlı’ya katılmayı seçmişti. Mütareke’den sonra İngilizler, bu illerin boşaltılmasını istediler. Rauf Bey bunun sakıncalarını anlatarak itiraz etmiş fakat İngiliz General Caltroph bunu dikkate almamış, Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa, 24 Kasım tarihinde, bunun mahsurlarını tekrar ileri sürmüş fakat General Murphy tarafından üstü kapalı tehdit edilerek talepte ısrar edilmişti. Yakup Şevki Paşanın benzer itirazları da İngilizler tarafından kabul edilmemişti.
Durum ümitsiz göründüğünden halkın kendi kaderini tayin etmesi prensibiyle bazı girişimler başladı. 5 Kasım 1918’de Kars’ta bir İslam Şurası toplandı. Bu şura, kendisi bölgeyi terk edene kadar, Yakup Şevki Paşa tarafından desteklendi. Şura sonrası seçimler yapıldı. 17 Ocak 1919’da, bir kongre toplandı ve bu kongre bir anayasa ilan etti. Kongre, Cenubi Kafkas Hükûmeti Muvakkatei Milliyesi’ni seçti. Böylece üç vilayetten oluşan bir cumhuriyet kurulmuş oldu. Bu yönetim İngilizlerin de tabir ettiği gibi milliyetçi Müslümanların kurduğu yeni bir devlet idi. Bu yönetim, Ermenilerin geri dönmesine müsaade etmiyor gerekçesi ile, 12 Nisan 1919’da, İngilizler tarafından dağıtıldı. Hükumet başkanı ve bazı üyeler tutuklanarak Malta’ya gönderildi. Kars’ta idare Osebyan ve Gerganof isimli Ermenilerin yönetimine geçti. Devam eden günlerde Ermeni saldırılarına başarıyla direnen Oltu ve Kağızman hariç bütün şuralar ortadan kaldırıldı. Ancak Ermenilerin bölgeye hâkim olmasını kabul etmeyen halk bundan sonra da mücadelesine devam etti.[32]
4. Mondros Mütarekesi Sonrası Gösterilen Tepkilerin Genel Değerlendirilmesi.
Döneme ait dokümanlar incelendiğinde, Mütareke döneminde; gerek halkın,[33] gerekse Mustafa Kemal Paşa[34] ve bütün ordu komutanları da dâhil olmak üzere çoğu devlet adamının genel olarak Wilson Prensipleri’nin Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili maddelerinden etkilendikleri, bu ilkeleri genel olarak benimsedikleri ve Mütareke sonrasında yapılacak barış antlaşmasının bu ilkelere uygun şekilde yapılacağı inanç ve beklentisi içinde oldukları görülmektedir. Bunlar aynı zamanda, Mütareke imzalandığı zaman, orduların fiilen bulundukları hatlar içinde kalan toprakları Wilson Prensiplerinde bahsedilen Türklerin çoğunlukta olduğu yerler olarak kabul etmektedirler. Yalnız, bu inanç ortak olmakla birlikte, bunun gerçekleşmesi için nasıl davranılması konusunda değişik kesimlerde değişik yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.
Bunlardan, cephedeki Ordu Komutanları ve EHUR’da görevli bazı general ve subaylar; bu toprakların artık tartışılmayacak şekilde Türk toprakları olduğunu, bu toprakları muhafaza edecek şekilde bir barış antlaşması yapılması gerektiğini, ancak imzalanan Mütareke maddelerinin, İtilaf Devletlerince kendi çıkarlarına uygun şekilde yorumlamasına açık olduğunu düşünmektedirler. Bunlar; Mütareke’nin sadece ateşkes olduğu, barış antlaşması yapılıncaya kadar bulunulan hatların terk edilmemesi, silahlı kuvvetlerin dağıtılmaması ve bunun için direnilmesi gerektiği görüşündedirler. Nitekim bunlar, kendi yetki ve güçleri çerçevesinde her türlü işgal girişimine karşı tepki göstermeye, geri çekilmeleri geciktirmeye, askerlerin terhisini ertelemeye, silah ve mühimmat ile cephaneyi, düşman eline geçmemesi için,  gerideki emniyetli bölgelere taşıtmaya çalışmışlar, daha sonra da Milli Mücadele’ye katılmış ve değişik görevler üstlenmişlerdir.
Başta padişah olmak üzere iktidara gelen hükumetler ve bazı devlet adamları ise; mevcut hatların devletin bundan sonraki sınırları olması gerektiğini düşünmekle birlikte bu amaca direnerek ulaşılamayacağını, galiplere karşı uysal ve işbirliği içinde davranılırsa bu durumun barış görüşmelerinde ülke lehine kararlar alınmasına yardımcı olacağını düşünmektedirler. Bunlar, bu düşüncelerine paralel olarak; işgalcilerin isteklerini uygulamaya, işgalci devletler nezdinde dostluk girişimlerinde bulunmaya ve işgalci devletlerin adıyla değişik dostluk cemiyetleri kurmaya başlamışlardır. Aslında, bu gruptakiler de bir önceki gruptakiler gibi vatansever insanlar olmakla birlikte; kendilerine, millete ve devlete güvenleri olmadığından, direnerek bir şey elde edemeyeceklerini, direnilirse devletin bölüneceğini, bu sebeple bütün olarak bir güçlü devletin koruması altında devletin varlığını korumanın daha uygun olduğunu düşünmektedirler.[35] Bu gruptakilerden bazıları, daha sonra, Milli Mücadele’ye katılmışlar ancak büyük bölümü mücadelenin karşısında olmuşlardır. Hatta bazıları kendi çıkarlarını işgalcilerin çıkarları ile birleştirerek ihanet etme noktasına kadar gitmişlerdir.
Üçüncü Grup diye tarif edeceğimiz grup ise daha çok değişik bölgelerdeki aydınlar ve ileri gelen kişilerden oluşmaktadır. Bunlar artık Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmakta olduğunu, bunun da milliyet esasına göre yapılacağını düşünerek bölgelerinde Türk ve İslam nüfusunun fazla olduğunu göstermeye, bunların haklarını korumaya çalışmaktadırlar. Bu grup her bölgede değişik isimlerle Müdafaayı Hukuk Cemiyetleri kurmuşlardır. Bu cemiyetler esas olarak Wilson Prensiplerinin 12’nci Maddesinden faydalanmak isteyen işgal edilen veya edilebilecek bölgelerdeki aydınlar tarafından kurulmuştur. Başlıca maksatları bölgelerinin ellerinden alınarak başkalarına verilmesini önlemektir.[36] Bunların büyük bir bölümü, Osmanlı İmparatorluğu içinde kalma çabasındayken bazıları da bunun mümkün olmadığını düşünerek ayrı bir devlet kurarak komşu devletler tarafından işgal edilmeden yaşamayı düşünmektedirler. Bunlardan birincileri Milli Mücadele’ye daha başlangıçtan itibaren katılırken ikinci düşüncede olanlardan bazıları uzun bir müddet tereddütte kalmışlardır. Mesela Trakya Bölgesi’nden Sivas Kongresi’ne delege gönderilmemiştir.






Kaynaklar
[1] Türkmen, a.g.e., s.37-39.
[2] Jaeschke,  s.33.
[3] Jaeschke,  s.34.
[4]Özçelik, İsmail, Milli Mücadelede Güney Cephesi, Urfa, AAM Yayınları, Ankara, 2003, s.37.
[5] Türkmen, a.g.e., s.31.
[6] Jaeschke,  s.34.
[7] Türkmen, a.g.e., s.39-45.
[8] Türkmen, a.g.e., s.45-50.
[9] Çelik, Kemal, Milli Mücadelede Adana ve Havalisi, TTK Basımevi, Ankara, 1999, s.36.
[10] Çelik, a.g.e., s.37-39.
[11] Hatipoğlu, a.g.e., s.30-33.
[12] Türkmen, a.g.e., s.45-50.
[13] Aydemir, Şevket Süreyya, Tek Adam, 1’inci Cilt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991, s.337.
[14] Yalçın, Semih, 90’ıncı Yılında Milli Mücadele Bildirileri, Milli Mücadele Dönemi, AAM Yayınları, Ankara, 2011, s. 13.
[15] Jaeschke, Gotthard, Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri, Çev. Cemal Köprülü, 3. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 2011, s.31.
[16] Türkmen, a.g.e., s.50-53.
[17] Aydemir, a.g.e., s.337.
[18] Türkmen, a.g.e., s.53-56.
[19] Türkmen, a.g.e., s.56-58.
[20] Türkmen, a.g.e., s.58-60.
[21] Yüceer, N., Osmanlı Ordusunun Azerbaycan ve Dağıstan Harekâtı, Gnkur. Basımevi, Ankara, 2002, s.158.
[22] Türkmen, a.g.e., s.29-33.
[23] Jaeschke,  s.26.
[24] Samsutdinov, a.g.e. s.35.
[25] Show, Stanford ve Ezel Kural, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, 2’nci Cilt, 2’nci Baskı, E Yayınları, İstanbul, 1994, s.391.
[26] Samsutdinov, a.g.e. s.44.
[27] Aydemir, a.g.e., s.362.
[28] Türkmen, a.g.e., s.34.
[29] Zürcher, Erik Jan, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 26’ncı Baskı, İstanbul, 2011,  s.221.
[30] Lewis, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, 5’inci Baskı, Çev. Boğaç Babür Turna, Arkadaş Yayınevi, Ankara, 2011,s.324.,
[31] Atatürk, Mustafa Kemal, Nutuk, Günümüz Türkçesi. Mehmet Seçkin, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2004, s.18.
[32] Jaeschke,  s.42-44.
[33] Özalp, Kazım, Milli Mücadele, 1919-1922, TTK Basımevi, Ankara, 1998, s.3.
[34] Kılınçkaya, M.Derviş, Osmanlı Yönetimindeki Topraklarda Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu ve Suriye, AAM Yayınları, Ankara, 2004, s.150.
[35] Nutuk, a.g.e., s.23.
[36] Çelik, a.g.e.,, s.145.