.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

9 Şubat 2014 Pazar

Ahmet Davutoğlu'nun hukuk ve devlet anlayışı. Paralel devlet mi yoksa teğet devlet mi daha kötü? Türkiye'de mahkemelere ihtiyaç var mı?


Bir süredir Montesquieu'nun ''Kanunların Ruhu Üzerine'' isimli kitabını okuyorum. Kitabın neredeyse sonuna geldim. Dün Manisa ve Balıkesir bölgesinde edindiğim izlenimleri yazmış ve bu gün de yazmaya devam edeceğimi söylemiştim. O sebeple bu akşam kitabı okurken bu yazıyı yazmak için kitabı bırakıp yazmaya başlamadan önce televizyon kanallarına bir göz atayım dedim. Bir kanalda gördüğüm alt yazı dikkatimi çekti. Önce inanamadım ve yazının tekrar geçmesini bekledim. Yazıyı doğru okumuşum.

Yazı, sayın Dışişleri Bakanımızın bir demeci ile ilgiliydi. Dışişleri Bakanımız; ''Biz sadece iki makama hesap veririz. Bir; Hak'ka, iki; Halk'a. Başka hiç bir makama hesap vermez, hiç bir makamın önüne çıkmayız.'' demiş.

Yani diyor ki; ''Biz ne halt yersek yiyelim, kimseye bunun hesabını vermeyiz. Bizden kimse de hesap soramaz. Biz doğrudan Allah'a hesap veriyoruz. Karadenizlinin dediği gibi: Biz direkt bağlıyız. Halk bizi bu makamlara seçtiyse onlar da bir sonraki seçime kadar beklemek zorunda. O zamana kadar yine her istediğimiz haltı yeriz ve kimseye hesap vermeyiz. Madem halk bizi seçti, herkes bize katlanmak zorunda.

Dışişleri Bakanımız sadece bir politikacı değil, aynı zamanda, yıllarca yerli ve yabancı üniversitelerde ders vermiş bir profesör. Muhtemelen ''Kanunların Ruhu Üzerine'' isimli kitabı kendisi de okumuştur. Bu kitabı okuyup böyle konuşuyorsa bu kitabı okumanın bir anlamı yoktur diye düşündüm. Koskoca profesör ve devletin bakanı bu kitaptan böyle bir sonuç çıkardıysa benim gibi bir kişiye ne faydası olur ki bu kitabın? Onun için kitabı okumayı bırakıp kütüphaneme kaldırmaya karar verdim. Belki köye giderken soba tutuşturmak için kullanmak maksadıyla götürürüm.

Bir bakanımız; ''Ben; kanuna, savcıya, hakime hesap vermem!'' diyorsa böyle bir ülkede kanunla ilgili bir şey okumak abesle iştigal etmekten başka bir şey değildir.

Demek ki ülkemizde tek sahip olunması gereken ''güç'' imiş.

Baksanıza, eline siyasi gücü geçiren kişiler, kendilerinin üzerindeki tek güç olarak tanrıyı gördüğünden başka birine hesap vermeyeceğini söylüyor.

Güçler ayrılığı filan hikaye yani.

Yasama ve yargı sadece yürütmenin elindeki bir oyuncak olmuş.

Ne kanun, ne nizam, ne ahlak ne de başka bir şeye gerek yokmuş.

Filmde Kemal Sunal'ın dediği gibi: ''Ağa poku üzerinde pok mu olurmuş?''

Namaz niyaz oldu mu, bir de bir şekilde halkın oyunu aldın mı, her yol mubah.....

Adamlar yolsuzlukla suçlanıyorlar, hesap vermeleri gereken yer tüm dünyada mahkemeler ama nerdeee?

Onlar ''Allah'' a hesap verirlermiş.

Bir de sandık başında halka.

Kardeşim bu sizin yaptığınız sadece siyasi ve dini bir suç değil ki.....

Mevcut hukuka göre de suç işliyorsunuz.....

Çaldığınız paralarda benim de hakkım var.....

Bana hesabı nasıl vereceksiniz?


Bu konuya başlarken aklımda birçok husus vardı.

Çok uzun bir yazı yazacaktım ama yazmaya başlar başlamaz canım daha da sıkıldı.

Ne oldu bu memlekete böyle?

Biz nasıl bu duruma geldik?

Var mı bunun başka bir örneği dünyada?

Bilen, duyan varsa bana da söylesin lütfen.

Saygılar sunarım.