.quickedit {display:none;} .quickedit {display:none;}

21 Ocak 2014 Salı

Suriye İç Savaşının Jeopolitiği. (Türkiye, Mısır, İran, Suudi Arabistan, Lübnan.)

Suriye İç Savaşının Jeopolitiği.


Stratfor Düşünce Kuruluşu'nun Sitesinin bir yazısından tercüme edilmiştir. Makale yazarı Reva Bhalla'dır.  Yazıda son durumla ilgili değerlendirmeler yapılmıştır. Ayrıca benim ABD ve AB ülkelerinde artık görmeye alıştığım bir genel tavır bu yazıda ve haritalarda da görülmektedir. Suriye'de oldukça önemli miktarda Türk/Türkmen bulunmaktadır. Ama nedense bu yazı ve haritalarında bu Türklerden hiç bahsedilmemektedir. 
Stratfor
22 Ocak tarihinde uluslararası diplomatlar, üç yıldır devam eden Suriye iç savaşını sona erdirecek bir çözün bulmak için, İsviçre'nin Montreux kasabasında toplanacaklar. Her şeye rağmen bu konferans Suriye'deki savaş ortamı gerçeklerinden oldukça uzak olacak. Konferansın başlamasından sadece günler önce BM'nin İran'ı konferansa davet etmesinin ardından Suriyeli muhaliflerin (isyancıların) temsilcileri teklifin iptal edilmesini istediler. Daha  görüşmelere kimin katılacağı konusunda bile bir karara varmanın imkansızlığı, hiçbir zaman çok verimli olamayacakmış gibi görünen diplomatik çabalar açısından bir talihsizliktir. 
Bu konferansın bir sonuca varacağı konusunda şüpheci olmak için iyi sebepler bulunmaktadır. Suriye devlet başkanı Beşar Esad'ın kuvvetleri giderek fraksiyonlara bölünen isyancı kuvvetlere karşı konumunu güçlendirmeye devam ederken,  Rusya ve İran tarafından şiddetle desteklenen rejim için,  özellikle ABD, İran ile görüşmelere de başlamışken, Washington'un ısrarıyla mezhepsel rakiplerine taviz vermek için teşvik edici çok az sebep vardır.  Esad'ın göz hekimliği okulundan arkadaşı ve Suriye'nin sabık muhalefetinin uzun süredir bir üyesi olan ve şimdi bir şekilde Suriye Uzlaşma Bakanlığını layıkıyla  yapan Ali Haydar, ''Cenova-2'den bir şey beklemeyin. Ne Cenova-2, ne Cenova-3 ve ne de Cenova-5 Suriye krizini çözemez. Çözüm başladı ve devletin askeri zaferi ile devam edecektir.'' diyerek rejimin görüşmeler hakkındaki bakış açısını netleştirmiştir.
Çatışmaları sona erdirmek için fonksiyonel güç paylaşımı anlaşması konusunda artan kötümserlik, Suriye'nin mezhepsel olarak ayrı devletlere bölüneceği veya Ali Haydar'ın da iddia ettiği gibi, Nusayrilerin tam kontrolü tekrar sağlayarak statükoyu geri getireceği ve Sünnileri boyun eğmeye mecbur bırakacağına dair dramatik spekülasyonlara sebep olmaktadır. Aslında, her iki senaryo da sorunlu görünmektedir. Uluslararası ara bulucular krizin bu safhasında bir güç paylaşım anlaşması sağlamayı başaramazlarsa ve Suriyeyi idare eden Nusayri azınlık onu tekrar bir araya getirmekte olağanüstü zorluklarla karşılaşırsa bile bu ülkeyi mezhepsel çerçevede belli bölgelere bölmek oldukça zordur.  
Suriye Jeopolitiği
1916 yılında yapılan Sykes-Picot anlaşmasından önce, karma bir etnik yapıya sahip olan Suriye; tüccarlar, politikacılar ve askerler tarafından Kuzeyde Toros Dağları, batıda Akdeniz, Güneyde Sina Yarımadası ve doğuda çöl ile kaplı araziler arasında uzanan bir coğrafi bölge olarak tanımlanmaktaydı. Eğer 18'inci Yüzyıl Paris'inde, Akdeniz'in öbür tarafındaki yün ve baharat bolluğunu düşünerek yaşıyor olsaydınız, bu bölgeyi Levant olarak bilirdiniz. Levant kelimesi latince 'Levare'' kökünden türemiş bir kelimedir ve güneşin doğudan doğuşunu ifade edecek şekilde yükselmek anlamına gelmektedir. Eğer antik dönemde, bir kervan yolunda, Hicaz (Modern zaman Suudi Arabistan'ı)'dan kuzeye yolculuk yapan bir Arap tüccar olsaydınız, bu bölge için Bilad al Sham veya Arap Yarmadası'nda İslamın kutsal bölgelerinin  ''terkedileceği topraklar'' olarak bahsederdiniz.
İster doğudan, ister batıdan, ister kuzeyden veya güneyden bakın, Suriye kendisini her zaman kendisinden çok daha güçlü devletlerle sarılmış şanssız bir pozisyonda bulmuştur.  Küçük Asya ve Avrupayı birleştiren kuzeyde Marmara Denizi bölgesindeki zengin ve verimli topraklar, güneyde Nil Nehri Vadisi ve doğuda Dicle ile Fırat nehri arasındaki topraklar daha fazla ve daha yoğun nüfusun yaşamasına imkan vermektedir. Bu bölgelerin kontrolünü bir güç ele geçirince, bu güç daha fazla genişlemek için kaçınılmaz olarak; kanların döküldüğü, ırkların birbirine karıştığı, dinlerin birbiriyle ilişkiye girdiği,malların canlı bir şekilde ticaretinin yapıldığı, şiddetin kol gezdiği Suriye'ye gelmektedir.
Bu nedenle, Suriye'nin modern öncesi tarihinde sadece iki defa bu bölgede egemen ve bağımsız bir devlet kurulabilmiştir. Bunlardan birincisi; bu günkü Antakya merkezli Helenistik dönem Seleucid Hanedanı(MÖ: 301-141) ve ikincisi ise Şam merkezli Umayyad Halifeliği (MS:661-749) olmuştur. Suriye genellikle; bölünmüş veya komşularınca işgal edilmiş, çok zayıf, iç yapı olarak parçalanmış, coğrafi olarak kırılgan olduğundan kendi ayakları üzerinde hiç bir zaman duramamıştır. Bu durum aslında güç merkezleri arasındaki sınır bölgelerinin genel kaderidir.
Nil vadisinin aksine, Suriye'nin coğrafyası, iç parçalanmaları önleyecek güçlü ve doğal bir  yapıdan yoksundur. Bir Suriye devleti, var olabilmek için, sadece deniz ticareti yapabileceği bir sahile ve deniz güçlerine karşı korunmaya değil aynı zamanda gıda ve güvenlik sağlayacak verimli bir araziye de ihtiyaç duymaktadır. Ancak Suriye'nin zorlu coğrafyası ve parçalı azınlık mezhep gruplarından oluşan nüfus yapısı genel olarak en büyük sorunu olmuştur.
Suriye'nin uzun ve çok dar olan sahil şeridi, içeriye doğru gidildikçe hemen bir dağlar ve platolar zincirine dönüşmektedir. Bu batı şeridi boyunca; Nusayriler, Hristiyanlar ve Dürzileri de kapsayan azınlık cepleri kendilerini; hepsi aynı oranda güvenilmez olan doğulu gruplara karşı olduğu gibi batıdan gelen yabancılara karşı da tecrit ederler fakat varlıklarını garanti edecek olanlarla, kim olurlarsa olsun işbirliği yaparlar. Uzun dağ bariyeri, Asi Irmağı boyunca kendini düzlüklere bırakır ve Bekaa Vadisi, Anti Lübnan Dağları bölgesi, Havran Platosu ve Dürzi Dağları boyunca tekrar keskin bir şekilde yükselmeden önce, zulme uğramış mezheplere, korunmak ve kendilerini korumaya hazırlanmak için büyük bir engebeli arazi sağlar.
Anti Lübnan Dağlarının hemen doğusunda, Barada Nehri doğuya doğru akar ve çölde bir vaha oluşturur. Burası Şam olarak bilinir. Sahile karşı iki dağ silsilesi ile korunan ve doğuda çöllerle çevrilmiş olan Şam doğal bir kale şehri gibidir ve buranın başkent yapılması akıllıca bir seçimdir.Fakat, bu kalenin bir başkent olarak bölgesel bir değeri olabilmesi için, dağlar arasından batıya, antik Fenike (Lübnan) sahillerindeki Akdeniz limanlarına giden bir koridora ve aynı zamanda kuzeye doğru, yarı kurak stepler boyunca; Humus, Hama, İdlip ve Halep'e giden yollara  ihtiyacı vardır.
Şam'dan kuzeye giden arazi şeridi burayı, genellikle baş eğmez sahil şeridine göre, homojen bir nüfus için ayrışmadan çok birleşmeye daha müsait kılan kısmen akıcı bir arazidir. Halep; Bereketli Hilal'in ağzı boyunca konuşlanmış, Anadolu ve kuzey arasında Humus kapısı yoluyla batıya, Akdeniz'e  ve güneye doğru Şam'a açılan bir doğal ticaret koridorudur. Halep tarihi olarak dominant Anadolu güçlerine karşı kırılgan bir durumda olmakla birlikte, zaman zaman Şam'a göreceli olarak uzak mesafede oluşunu Şam'a karşı isyan etmek için kullanmış ve her zaman Şam yönetimi için hayati bir ekonomik merkez olmuştur.
En son alarak, Şam'dan doğuya gidince; geniş, zorlu bir çöllük alan, Mezepotamya ve Suriye arasında bağlantıyı sağlayan çorak bir bölge, bulunmaktadır. Bu çok seyrek nüfuslu bölge uzun bir süre kervan tüccarlarından Bedevi aşiretlerine ve modern zaman cihadçılarına kadar küçük göçebe grupları tarafından kullanılmıştır.
Demografik Durum.
Suriye'nin demografisi zamanın egemen gücüne göre büyük oranda değişiklik göstermiştir. Bizans dönemi Suriyesinde çoğunluğu genel olarak Ortodoks Doğu Hristiyanları oluşturmuştur. Müteakiben Müslümanların fethi  daha bölünmüş bir dini ve mezhepsel çeşitliliğe sebep olmuş, bir miktar Şii nüfus ta bölgeye yerleşmiştir. Zamanla, Mezapotamya, Nil Vadisi ve Küçük Asya'dan gelen birçok Sünni hanedanlıklar sayesinde nüfusun çoğunluğu, bu gün de olduğu gibi, Sünnilere geçmiştir. Sünniler ağırlıklı nüfus haline gelirken; Arap Çölü ve Şam ile Halep arasında kalan bölgedeki daha muhafazalı sahile yakın dağlık bölge bir azınlıklar mozaiği haline gelmiştir. Tipik bir şekilde bu azınlıklar, birbirleri ile ittifaklar kurarak ve deniz aşırı uzak bir deniz gücü ile işbirliği yaparak iç bölgelerdeki dominant Sünni çoğunluğa karşı bir denge kurmaya çalışmışlardır.
Levant ile en güçlü kolonyal bağlantıları olan Fransızlar, azınlıkları maniple etme stratejisinin ustaları olmuşlardır. Fakat bu yaklaşım aynı zamanda bunun çok acı sonuçlarının bu güne kadar gelmesine de sebep olmuştur. Lübnan'da Fransızlar; Maruni Hristiyanları desteklemiş ve bunun sonucunda Maruniler, Akdeniz deniz ticaretinde, Beyrut dışında tüm liman şehirlerinde, Sünni tüccarların aleyhine, hakim duruma gelmişlerdir. Fransa aynı zamanda Suriye sahil kesiminde yaşayan ve Nusayri olarak bilinen bir grubu da ön plana çıkarmış,  dini bir statü ve kabul edilebilirlik kazandırmak için  onları Alevi olarak isimlendirmiş ve Fransız mandası süresince Suriye ordusunu bunlarla doldurmuştur. (M.Ç. Not: Arap alevisi diye bir şey yoktur. Bunlar Şiiliğin 7 imamcı koluna benzer karmaşık bir inanç sistemi olan, reinkarnasyona da inanan Nusayri inancındandırlar. Fransızlar bunlara sırf politik maksatlarla kullanabilmek için Arap Alevisi ismini vermişlerdir. Fransız mandası öncesinde böyle bir isimlendirme tarih boyunca yoktur. Ne inançları ve ne de dini ritüelleri Alevi Türkmenlere hiç benzememektedir. )
1943 yılında Fransız mandası sona erince, ordu içindeki Nusayriler büyük dini ve etnik isyanlara hazır idiler ve Hafız Esat'ın 1970 yılındaki kansız darbesi ile Suriye'de tam olarak Nusayri egemenliği başlamış oldu. Mezhepsel denge şu anda İran ve onun mezhepsel müttefikleri lehine kayarken Fransa'nın Suudi Arabistan ile birlikte kendi kurduğu Nusayri rejimi aleyhine Sünnileri en çok destekleyen devlet olarak mevcut politikası bir ironi olarak görülebilir, fakat bu durum sadece bölgede bir klasik güçler dengesi mantığının uzantısından ibarettir. 

Gerçekçi Beklentiler Ortaya Koymak

Bu hafta İsviçre'de Suriye konusunu görüşecek olan delegeler, Antik çağlardan beri bu bölgeyi yöneten jeopolitikalardan kaynaklanan bir seri uzlaşmaz gerçekle yüz yüze geleceklerdir. Azınlık Nusayri grubunun Suriyeyi yönetmesi anormalliği yakın bir zamanda sona erecek gibi görünmüyor. Nusayri güçleri Şam'daki mevzilerini ellerinde tutmakta ve hızla  banliyölerdeki bölgeleri tekrar ele geçirmektedir. Lübnan Şii örgütü Hizbullah, mezhepsel motivasyonu gereği Nusayrilerin iktidarda kalmasını garanti altına almak için Şam'dan Bekaa Vadisi yoluyla Lübnan sahillerine ulaşan geleneksel yolun ve Asi Nehri vadisi boyunca Nusayrilerin kontrolündeki Suriye sahillerine ulaşan yolun emniyetini sağlamaktadır. Şam'ı ellerinde bulundurdukları sürece Nusayriler'in ekonomik kalpgahlardan vazgeçmeleri de mümkün değilir. Bu sebeple Esad'a sadık Suriye güçleri, Halep'in kontrolünü ele geçirmek için saldırılar düzenliyorlar. Saldırılarının limitlerine ulaşıncaya kadar rejim lokal ateşkesler için batılıların çağrılarını manipüle edecektir. Kuvvetlerini muhafaza etmek için bu fasılaları kullanacak ve rejimle işbirliği yapan asi birliklerine yiyecek desteği verecektir.  En uzaktaki doğu ve kuzey bölgelerindeki Kürt grupları da bu günlerde kendi otonom bölgelerini kurmaya çalışmakla meşguller. Fakat Nusayri rejimi, bu noktadan sonra, Kürt ayrılıkçılığının  Şam'dan çok Türkiye için bir tehdit olduğunu  bildiği için hayli rahat davranmaktadır.
Lübnan ve Suriye'nin kaderi her zaman hayli karmaşık olmuştur. 19'uncu Yüzyılda yoğun bir nüfusa sahip sahile yakın dağlarda Dürziler ve Maruniler arasındaki iç savaş hızla Lübnan Dağı'ndan Şam'a yayılmıştı. Bu sefer mevcut durumda akım tersine gelişmekte, Suriye'deki iç savaş Lübnan'a yayılmaktadır. Nusayriler, Suriye'de İran ve Hizbullah'ın yardımıyla kontrolü ellerinde tutarlarken, Suudi Arabistan tarafından desteklenen bir Sünni cihadist  dalgası Lübnan'da daha aktif bir duruma gelmektedir. Bu ise mevcut Şii-Sünni saldırı dalgasında Lübnan Dağı'nı önemli bir konuma getirecektir.
ABD, kötü talihli ''Suriye'yi yeniden yapılandırma'' konferansına liderlik ediyor olabilir fakat aslında ABD'nin Suriye'ye karşı kuvvetli bir ilgisi yoktur. İç savaşın kötü insani sonuçları ABD'yi durumu düzeltmek için bir şeyler yaptığını göstermeye zorluyor fakat Washington'un bölge ile ilgili şu andaki esas ilgilendiği konu İran ile başlayan diyaloğu korumak ve geliştirmektir. ABD; Esat'ın Suriye'nin değişiminde bir seçenek olmamasını garanti altına almak üzerinde duruyor ve bu nokta Washington ve Tahran arasındaki birçok görüşme konusundan birisi olabilir. Bununla birlikte, Esat, onun esas patronu olan İran, Doğu Akdeniz'de belirli bir kuvvet bulunduran tek güç olan ABD ile görüşürken daha fazla baskı altında kalabilir. 
Güneyde, Nil Vadisi gücü olan Mısır tamamen kendi iç sorunları ile uğraşmaktadır. Arap dünyasında bir Türk maceracılığına çok az imkan veren sert bir iç güç mücadesi yaşayan Kuzeydeki ana güç olan Türkiye de aynı durumdadır. Bu durum, İran ve Suudi Arabistan'ı Suriye'deki mezhep çatışmalarını maniple edebilecek ana bölgesel güçler haline getirmiştir. Nusayrilerle ilişkilerini ve Akdeniz'e erişimini muhafaza etmek isteyen İran, Rusya ile beraber hareket ederek, bu savaşta üstün gelmektedir. Fakat, Suriye'yi Mezepotamyaya bağlayan çöl Suudi Arabistan tarafından desteklenen ve rakip mezhebi etkisiz hale getirmek isteyen Sünni militan grupları ile doludur. Ve bu yüzden çatışmalar devam edecektir. 
Her iki mezhep grubu da diğerini savaş meydanında yenebilecek güce sahip değildir ancak her iki taraf ta savaşı sürdürmeleri için bölgesel destekçilere sahiptirler. İran, Suudi desteği alanları bir görüşmeye razı etmenin göreli avantajını kullanmaya çalışacak fakat cesareti oldukça kırılmış olan Suudi Arabistan, Sünni direnişçiler savaşmaya devam ettiği sürece direnmeye devam edecektir. Savaş gittikçe Lübnan'a yayılırken, cephedeki savaşçılar alakasız dış unsurların önderlik ettiği ateşkes görüşmelerini maniple etmek için gayret sarf edeceklerdir. Suriye devleti, Cenova'da yapılacak konferans sonucunda dikte edilecek hususlarla, ne parçalanacak ve mezhepsel bölgelere ayrılacak, ne de tek bir ulus halinde tekrar birleşebilecektir. Suriye'de nasıl bir rejim kurulursa kurulsun; aşiret mozaiğinin bağlılığı ile Şam'ı denize ve ekonominin kalbine (Halep'e) bağlı tutma zorunluluğu, zayıf bir şekilde de olsa ülkeyi bir arada tutabilir.